20 Ağustos 2016 Cumartesi

Geçer




An geliyor çatlıyor iki insan. İkiye katlayıp bir oldum dediğin yerden. Hikâye üç harf içine sığıyor, “çat” diyor birliğin büküldüğü yer. Bakkalın çırağı, günün ikinci siparişini almaya geldiğinde yakalanıyor sese. “Bir şey lazım mı Abla?” diyor. Lazım. Bir şey lazım. Satılsa alırım da. İlk önce o şeyin ne olduğunu bulmam lazım. Karşı komşu Sabiha Teyze’nin oğlu askerden gelecekmiş. Ocakta su böreği hamuru fokurdaması. Tavada tereyağı cızırdıyor. Üzerine tam da yumurta kırmalı. Sapsarı köy yumurtası. İki tane. O, yufkalara sarmalıyor güzelim yağı. Kulağı zaten iyi duymaz, bir de tatlı telaş eklenince üstüne, kadıncağız duyamadı beş adım öteden gelen “çat”ı.

Balkon demirlerine ayak parmaklarımı geçiriyorum. Sıra sıra. Soğuk soğuk. Çocukmuşum gibi hala. Hassas midem hemen alarm veriyor. Yine çorapsız çıktım balkona anne. Her sıkıntımı hissettiğin gibi, duymuş musundur sekiz saatlik öteden gelen sesi? Yok, arayamam şimdi. Daha yarım saat evvel ıslak kek tarifi almamış mıydım telefonda ondan? Cemal’in canı ıslak kek çekmişti. Yumurta, kakao, şeker, un... “Ölçüsünü tam koy şunun kızım. Bir şeyi de ölçülü yap!” Ölçüsüz sevdiğim için bunlar anne. Hep.

Altını yeni kapattığım çaydanlıktan demli bir çay dolduruyorum sapı kırık kupama. Şunu da bir yapıştırmadım gitti. Annem görecek olsa “Kırık şey saklanmaz yavrum. At, yenisini al” derdi. Alışkanlıklardan kolay kurtulamıyorsun anne. Anlaşamamamıza rağmen alıştığım için o adama evet demem de ondan değil miydi? Sen demiştin de seviyorum gibi bir şey gevelemiştim işte.

İki kat üstten adını ezberleyemediğim tombul yanaklı teyzenin sesi geliyor. Ayak parmaklarım varlığımı ele vermiş. Selam sabaha dolanmadan dümdüz giriyor lafa. Niyetini baştan belli ediyor. Daha samimi geliyor bana böyle insanların tavrı. Girişte neyle karşılaşacağını biliyorsun en azından. “Kızım, bu sene de bizim küçüğe ders versen ya? Sayende hiç zorlanmadan geçti Matematik'ten. Seni de ne çok seviyor. Deniz Abla’sı faydalı dedi diye biber dolmasının kabuğunu da yemeğe başladı. İşin çok yoktur ya, verirsin değil mi benim güzel kızım?” Belli ki sen de duymadın pamuk teyzem benim. İşim çok yok. İşim hiç yok hatta.


“Kışlık kuru soğan” diyor mahalleden geçen arabadaki kayıtlı ses. Peşi sıra çıkıyor evlerinden kadınlar. “Gooool!” sesi yükseliyor karşı apartmandaki camı açık pencereden. Geçenlerde burnundan ameliyat olan Selime taburcu olmuş. Kocasının kolunda iniyor arabadan. Kek fırından çıksın da geçmiş olsun ziyaretine giderim ona kekle birlikte.“Geçer, geçer. Daha öncekiler gibi. Bu da geçer. Neler neler geçmedi ki.” Sezen, duymuş beni. Geçer, diyor. Geçecek diye karşılık veriyorum. Parmağımdaki yüzüğü, soğumuş çayımla katık edip çöp kovasına fırlatıyorum.


11 Ağustos 2016 Perşembe

Ütopik Sevinçler




Mahcubum. Başkalarının yerine kendimi mahcup hissedecek kadar birden çok özneye dayalı sırtım. Sadece kafamın içinde değil, tüm benliğimde seslerini birbirinden ayırt edebileceğim birçok kişi zamirine bozgunum. Ya sokaktayım oyuk bir kayanın üzerinde ya da yamalı çarşaf serili yatağımın dibinde. Bulunduğum yeri sahiplenemeyecek kadar yoksulum. En basit soru olarak nitelendirebileceğim “çayını nasıl alırsın?” a “fark etmez” diyecek kadar bir isteğimin olmadığının farkındayım. Odamın içi gittikçe büyüyor, ben gün geçtikçe daralıyorum. Tartının ibresi iki basamaklı rakamlarda kendine suni teneffüs edecek birilerini alıyor. Bulunduğum durumdan kurtulabilirmişim sözleri, iki kapı ötesi odadan kulağıma hücum ediyor. Bir duyunun eksikliğinde diğer duyulardan birinin kuvveti artar demişti biri. Vücudum kurudukça yüklü desibellere boğulduğumu hissediyorum. Yemiyorsun bari duyduklarınla doy demenin başka türlüsüymüş gibi fısıltı cümleler dahi kulağımda kasırgalar yaratıyor. Uzun süre önce izlediğim kitaptan uyarlama “Koku” filmi aklıma geliyor. Güçlü koku duyusuna sahip kahramanın, dünyanın en güzel kokusunu yaratmak adına güzel kokuları bir araya getirişini anımsamak için kitabı tekrar okumaya başlıyorum. Ben katil değilim bu kitaptaki kahraman gibi. Topladığım cümlelerden eşi benzeri görülmemiş bir eser ortaya çıkarırken cümle sahiplerinin canlarını almak değil niyetim. Benim işim yıkıcı cümlelerle. Elimde olsa insanların güzel sözler söylemesine önayak olurum. Hatta kaç kirli cümle varsa hepsini yok etmek, kalanıyla seyirci bol oyun sergilemek, şiir dinletisi gerçekleştirmek… Kurduğunuz en sağır edilesi cümleleri gönderin bana. Kalp yollarını çıkmaz ettiğiniz bombaları, uzakları ulaşılmaz ettiğiniz uçakları, barış kuşlarını vurduğunuz silahları da kustuğunuz her bir cümle topuyla üzerime fırlatın. Takatim var, katlanabilirim sizden gelen her sarsıntıya. İçinde acı olan her şey damarımı besliyor çünkü. İçinde insanlığın kötülüğüne olan her şey kıl köklerimde başkalaşım geçiriyor. Kulağımda sizin aleyhinize ne varsa üstüme çekeceğim mıknatısla dolaşıyorum. Zarar bana gelmez. Bulunduğum yere yakın mesafelerle başladım işe ilk. Çözülmesi kolay olanlardı başlarda. Ya da dünyada kötülük henüz icat edilmemişti de bana öyle gelmişti. Sonra gökyüzünün rengi, maviden siyahın türlü tonuna çalmaya başladı. Güneş kendini unuttururcasına eli ayağını çekti görevinden. Sırayla diğer hava olayları eklendi buna. Sokakta kimyasal maddeler arasında yüzen patlak top haricinde yakın bir yerlerde yaşam olduğuna dair izler de silindi. Herkes ya kendi ya da komşularının bodrum katında sıralı bardaklar gibi soluğu gırtlağında katılaşmış vaziyette bekliyordu. İçeriye usulca girdim. İçlerinden birinin bile beni fark etmesi korkusuyla nefesi yarım alıp dışarıya vermede pinti davranıyordum. Birbirlerinin gözlerine denk gelmenin ihtimaliyle olacak, beton zemine çökmüş, dizleri göğüslerine kadar çekik on iki baş, gözlerine kestirdiği bir noktaya öylece boş bakıyordu. Boş. Bu kara delikte her şey boşluğun içine sığdırılmış. Hırs ve alabildiğine öfkeden kurulu düzen, bu boşlukta kalın gövdesiyle en geniş koltuğa kurulmuş. Heyecan ve ürperti arası hamle ile suratına şamarı indirdim onun. Korku yumağını ve nefret dolu söz öbeklerini kulağıma çiviledim. Son vuruşu yapmak için mıknatısın kenarını törpüledim. O bodrum katından başka odalara, başka kıtalara, dünya üzerinde şiddet barından bir tek sözcüğü dahi affetmeden ustalıkla kıvrıldım. Yemedim, duydum. Yemedikçe kirli sözcüklerinize acıktım. Mide gurultumu duydum. Ona bile tahammül edemedim, mıknatısla çekip derimden sıyırdım. Bir İtalyan gülüşüyle sizi selamladım.

Merhaba Dünyalı!

Beni görmediniz. Beni zaten asıl olanla hiç fark etmediniz. Size göre kendi ütopik evreninde seslere kulağını kabartan, yemeden susan, sustukça duyan, tüm bu bende olanları sorgulamadan bana niteleme sıfatını yakama bir çeyrek altın gibi taktığınız…

Hayır, cümlenin devamını getirip kendime bir iş daha çıkaramam.

---

Mahcubum. Sizin yerinize ayağınızın, gözünüzün değdiği her damlaya karşı sıkıntılıyım. Kimin ne dediğini diğerinden ayırt edecek kadar notalara aşınayım. Yamalı çarşafım kirli seslerle dalaştıkça kendi çizdiği bulut görüntülere kaçıyor. Onla birlikte ben de kaçtıkça genişliyorum.

---

Mutluyum.

Posta kutusunda biriken günü geçmiş mektuplar gibi unutulmuşluğun gölgesinde serinliyorum. Kendi kurduğum ütopik sevinçlerimi gözbebeklerinize üflüyorum.

---

Gülümsüyorum.






Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...