27 Haziran 2016 Pazartesi

Beyaz.




Yoksulum. Yorgunum. Yalnızım. Halsizlik kıl köklerime kadar inmiş, paçalarımdan sızan bıkkınlıkla topallıyorum. “Sana mutluluk yakışmıyor, dikkat ettin mi?” diyen kişiyi aklıma getiriyorum. Burun kemiğimi dağlayan kuvvetle haykırıyorum: Buradayım. Korkmuyorum. Haydi. Bulun onu bana! Herkes duyuyor. Herkes susuyor. Feleğimin ipine takılmış, daha ilk tümsekte bitiş düdüğünü beklemeden yol alan herkese içi boş su kovasını fırlatıyorum. Kırk çarpı iki yıl var burada. Onca yılın hatırına aldığı kadar kahveye abanıyorum. Kahveyi içmiyor, yiyorum. Duman gözümü kör etmiş, el yordamıyla geceyi kovalıyorum. Hüznüme diyecek yok. Yamalı çarşafım bozarıyor. Kan rengini yanaklarıma veriyor, kendi kirli beyaza kaçıyor. Seviniyorum. Hayır, sararıyorum. Yanlış. Morarıyorum.

İki göz arası mesafeme jöle kıvamı gibi şeffaf, dokunsan kalıbından fışkıracak, hafif yerinden oynatsan kendinden geçecek bir kalıp sevinç yerleştiriyorum. Tadı mayhoş, kendi sarhoş oluyor. İki kelimesi aynı, üç serin mısra göğüs boşluğuma oturuyor. Sabahın seyrine karşı, tam da kâğıt kalemle sevişecekken, kaymağı üstünde lütufkâr bir beyaz, tentürdiyotla sıyırıyor paslı yaramı. Çık, diyorum. Bak, diyorum. Yok, diyorum. Yok. Dikmiş gözlerini kazayağı kırışıklarıma, aradığını bulana kadar yokluyor, dürtüyor her yanımı. Çekiştiriyor oramdan buramdan.

Bir koşu sigara yakmak istiyorum. Sigara içmediğimi hatırlıyor, vazgeçiyorum. Dudaklarını kımıldatıyor karşımda. İki saniye geçmeden tükenen sessiz bir kelime ya da cümle ondan çıkıp diş arama doğru uygun adım ilerliyor. Dudaklarının aldığı şekilden ilk harfin yuvarlak ünlüyle başladığını anlıyorum. Bütün ihtimalleri tek tek eliyorum. ‘Oluyorum’ ile ‘ölüyorum’ arasında bocalıyorum. İki cümle arası boşlukta sallanıyorum. İki ihtimali de sevmeye başlıyorum.

Kendimi tekrar yazmak istiyorum. İşe saçımın rengini değiştirmekle başlıyorum. Sevdiğim kıyafetlerimi tek tek ayırıyorum. Siyah rugan ayakkabılar, yakasından kürklü gri manto, petrol mavisi etek … Ezberimdeki ‘Yaşamak’ şiirini uyandığımda ilk göreceğim yere, aynanın sol üst kenarına yapıştırıyorum. Radyasyondan hakkını yüklüce almış ince yazılı, kahverengi kapaklı öykü kitabını cam raftan indiriyorum. Tam dört saattir çişimi tuttuğumu duvardaki saate bakarak anlıyorum. Saatin üzerindeki ‘Hayat kısa, kuşlar uçuyor’ sözüne okkalı bir gülümseyiş fırlatıyorum. Her şeyde bir mana aramamı ve bulduğum ilk manada mayalanmamı biraz da yaşıma veriyorum.


Ayağımın altından gece usulca yürüyüp geçiyor. Ardından kuru kalan yerlere soğuk su serpiyorum. Canlan, diyorum kendime. Ağzımdan çıkan bu iki hece arasına bir es konduruyorum. Asıl niyetimle anlaşılan arasındaki farka afallıyorum. 

Uyanamıyorum. 



23 Haziran 2016 Perşembe

Sevmek de yetmiyormuş



-Biz seninle boşandık hatırlıyor musun? Beş yıl önce. Tek celsede. Ne diye hala benliğimi sarsıyorsun bu gelgitlerinle?
-Seviyorum. Çok seviyorum seni.
-Saat sabahın beşi.
-Neden, bu saatte sevemez miyim seni?
-Sorun da bu ya. Sen beni vücuduna yüklediğin yabancı maddenin etkisiyle yokladın hep. Yemeği hep sıcak tuttun. Hafif soğumaya ya da ekşimeye başladığı anda yeni bir serüvenle karşıma çıktın. Ağzında dolanan alkolün kokusunu buradan bile alabiliyorum. Bir kez de ayık kafayla ara arayacaksan.
-Yok, çok içmedim bu sefer. Bak, normal konuşabiliyorum seninle. Dilim dönüyor, kafam da yerinde hem.

Ciğerinde on yılın tahribatını taşıyordu kadın. Göğsünü kapatsa gözlerinden fışkıracaktı adama öfkesi. Kulaklarını tıkasa artık duymamak için onun sesini, ellerine dolanan saç yumağı ele verecekti o kâbus gecenin hezimetini. Oysa çok severdi kadının kalça hizasına gelen gür siyah saçlarını adam. Rüzgârda sağa sola uçuşmasına âşık olmuştu o saçların. Denizatının bir ışıldayıp bir kaybolması gibi gözlerini kısa süreli kör etmişti o intizamlı siyah dalgalar. Önünden yürüyüp geçerken, bir de onun bakışlarını tutturmuştu tokayla birlikte saçlarına. “Az koşturmadın beni peşinden sen de. Seni tavlayabilmek için neler yaptım da ancak üç yıl sonrasında evet dedirtebildim sana” diye takılırdı kadına. Evliliklerinin sekizinci yılında duydular o çıt sesini. En çok da kadın hissetti. Moraran kolunda, kafasında oluşan boşlukta, kesik bardak ucunda, kolu kırık koltukta… Şimdi onca hasardan sonra adamın söyledikleri, yayık ayranı gibi köpürtüyordu öfkesini. Gözbebeklerinin mayhoşluğu tek ısırıkta kusturacak cinstendi. Onlarınkisi ahtapotun kolları gibi birbirine dolanmış bahttan ibaretti. Birbirine değmeden aynı evde süren farklı iki yaşamda biri nefes alırken diğeri başka bir kadının nefesini veriyordu. Sabahın ilk ışıklarında anahtar kapı deliğinde yarım turunu tamamlarken kadın da bir önceki ah’tan arta kalanları boşaltıyordu göz kapakları arasından. “Onu seviyorum” dese en azında daha kolay çözülecekti düğüm. Adam sustu. Kadın durdu. Tezgâhta bulaşık birikti. Üst üste biriken bardaklardan biri sessizliği yara yara soğuk fayansa nefretini devirdi. Parçalardan biri kadının ayak serçe parmağına değdi. Değdiği gibi kalın bir mide bulantısını kadının göğsüne indirdi.


-Ne kadar süredir?
-İki yıl oldu.
-İkinci çocuğumuzu beklediğimiz vakitler.
-Öyle…

....

Beş yıl sonra, bu kez telefonda, üstelik kendisine yönelik bir kez daha çınladı kadının kulağında o ses:

-Seviyorum işte seni. Öyle…

Vaktinde çok şey ifade eden bir cümle, hiçbir şey uyandırmayabilirdi insanın benliğinde. Boşluk. Sonsuz boşluk hissetti kadın “seviyorum” cümlesinin içinde. Cümleleri öğelerine ayırdı sonra. Eylemi gerçekleştiren öznenin, telefonun ucundaki adamın olmasına irkildi. Sevginin ne olduğunu sorgulayan o filmin replikleri aktı zihninden.

Önünde mavi mürekkeple her yeri karalanmış kâğıdın beş harflik boş kalan yerine o kelimeyi iliştirdi sonra. ‘Kara’lanmış her şeye inat o temiz çıkmalıydı bu cenkte. Adamın söyledikleri, on ikinci dakikadan sonra kendiliğinden başa saracağını bildiğinden tek laf etmeden telefonun kırmızı tuşuna gitti eli. Ardından komodinin üzerinde okuduğu kitabın açık kalan sayfasında altını çizdiği cümleye takıldı gözleri:


 "Canımın içi, böyle şeyler sadece romanlarda olur"
                                                         Cüneyt Arkın (Sıkı Dur Geliyorum)


















12 Haziran 2016 Pazar

Bu Hikâye de Mutlu Sonla Bitmiyor






Biçimsiz, isimsiz gözler tarlası gezindiğin. Yüzlerce griye denk geliyorsun günün ayak seslerinde. Kökleşmiş bir alışkanlık damarlarının rengini belirleyen. Kendine rağmen kendinden kaçmak için depar attığın yol, yine senin yolun. Geçmiş kadar dayanılmaz bir çarkı döndürüyorsun sırtında. Debelendiğin mekanizmadan kurtulmak, bir ıslık sesi kadar. Sayısız çehre beliriyor kalp odalarında. Duymak için kulak kabarttığın notalardan bozuk uğultular geliyor. Yine de duyacaksın. Duymak isteyeceksin. Sadece sen değil. Sen, ben, o… Bütün kişi zamirleri aynı cümlede düzensiz tamlamalarla birleşiyoruz o ya da bu şekilde. Kendimize rağmen kendimizden kaçmak ve çizgi bitiminde yine kendimize rastlamak için tutuluyoruz bir şeye. Tutku ile başlıyoruz. Kahramanca bir eylem gerçekleştirmenin zaferi koltuk altımızı şişiriyor. Talihimizdeki gelgitlere muazzam bir final yazmak bütün niyetimiz. Aksine şahit değilim. Varsa da gerçekten bilmemek dileğim. Geçmişin tahribatını temizleme gayem, lavlarını soluk borumdan olanca kuvvetiyle püskürtürken aksi siluetlere yüzmek için arşınlamadım kendi yarattığım cehennemi çünkü. Tam da bu sebeple onu dinledikçe bir aşkın en çok göze tebessümünü kondurması gerektiğine inanıyorum. Sorgusuz ve nedensiz hissettirmeli gözler sevişirken birbiriyle.

Kişiliğimizin izlerini taşıdığımız isimlerde çizdiğimize daha çok inanır oldum onun sayesinde. Bir şeyleri çok isteminin, tutacakmış gibi olduğu anda elinden kaçmasına hem gamlanıp hem de öncesinden daha tutkulu sarılmanın ateşi kelimelerine çarpıyordu. En zayıf harf bile onun ağzından sel gibi akıyor, karıştığı denizde hortuma neden oluyordu. Dağınık düşünce silsilesi hücum ederken üstüne, iki yıldız arasına kurduğu salıncakta düşlerini ertesi güne tekmili kıyafetle hazırlayabiliyordu. Aynadaki yansımasına dil çıkaracak kadar alaya alabildiği gibi kendini, yine o yansımasıyla ringe çıkıp kendine yenik çıkabilecek kadar tutsaktı düne. İsmimin hakkını fazlasıyla mı veriyorum sence, diye sormuştu bana bir keresinde. “Bu kadar çok şey dilemek, bedenimin ağırlığını iki katına çıkarıyor. Bu sebeple sanki daha çok koşmam gerektiğini hissediyorum. Tutamadığım heves toplarının böbrekten dışarıya atılamadığını, bunun da bana fazlaca ödem olarak geri geldiğini biliyorum. Yaptıklarımı anlatma konusunda başkalarına karşı ne kadar ketumsam, benliğime karşı o kadar cüretkârım. Deli gibi diliyorum isteklerimi. Onca yıkıntı arasında temiz kalan tek yer olan gözlerimin hatırına.”

Dokuz yıl geçmiş dostluğumuzun üzerinden. Geçen süre içerisinde gördüğü görüntüler ve bedenine inen darbeler sonunda devrim zaferini nihai eylem olarak belirlediğine an ve an tanık olmuştum. Karanlık bastığı vakitler gözlerini silip bir sonraki ana balıklama atlamayı layıkıyla yerine getiriyordu. Dünya hala dönüyorsa bir sebep de bu kızdır diye düşünürüm. Daha alacak çok şeyi olduğu için. Hezimetinin karşılığını faiziyle söke söke alacağı için. Büyümek için damarında beslenen acıda kuvvet bulduğu için.

Birkaç saat önce günlük sohbetimizi ettik onunla telefonda. İzlememem gereken bir filmi anlattı buruk ses tonuyla. Filmdeki kadının yerine koymuş kendini. Bir de bu sebeple dökmüş incilerini. Ruhum gevşek bir hamur olmuş, üzerime bana en uygun kalıbı koyup yeni benimi çıkardım o an. Soğuk parmak uçlarımı yaz sıcağında kalorifer peteğine dayadım. Kendi yazdığım cümleye başka bir öyküde rastlamış gibi, tanıdıklığın korkusu dalga dalga gelip soğuk gerçeklik rüzgârını çarptı kirpiklerime. Ağlama dedim kendime. Senin hikâyenin bir koyu rengi onun üzerinde. İçimde öfke dalgası kabarıp ayaklarımla dövdüm sonra o dalgayı. En son onun “Orada mısın?” sesiyle geldim kendime. Sonra da ekledi: “Anlayacağın, bu hikaye de mutlu sonla bitmiyor..”






Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...