28 Mayıs 2016 Cumartesi

Gün, Artık Çok Aydın


Derimin altına işlemiş, bir dürtüyle aralanıp olduğu yerden fışkırmak isteyen korku yumağının ucunu yakaladım. Gece. Uzaktan pamuk postuna bürünmüşken beni görünce ayağındaki çamurun bir kısmını kapı girişindeki paspasa bıraktı. Üzerime bir şey geçirmeden tüm çıplaklığımla karşı çapraz koltuğa iliştim. Kuruması için sandalyeye geçirdiğim kolalanmış düşlerime çevirdi gözlerini. Evin bu cephesi çok güneş almıyormuş. Kış güneşi ile de olacak iş değilmiş bu. Ne yapayım dedim. İlla giymem mi gerekmiş diyerek üşüyen parmak uçlarıma tatlı sıcak nefesini üfledi. Hala aynıymışım. Hala en çok parmak uçlarımdan nem kapıyormuşum. Kendi yarattığım cennetimde zihnime sürüyle düşünce topları hücum etti. Yine. En son bir boy aynasında karşılaşmıştım onunla. Bu karşılaşmanın en son olacağını hissetmiştim oysaki. Hislerin yanlış yerde soluklanabileceğini ve okuduklarımdan tam zıt görüşlere denk gelebileceğimi sezememek gibi tuhaf bir huyum var. Birinci şahıs tanımlardan uzaklara sürmeliydim atımı aslında. Ve hiçbir görüşün hüküm sürmediği düzlük arazilerde cumhuriyetimi ilan etmeliydim. Ağzımda kırık bir tat bırakmayan ve kanımın her boşlukta dahi fokurdadığı uzamlarda fazlaca aldığım nefesin üstünü verebilirdim belki de böylece. Vardım ya da değildim. Ortasının pek mümkün olmayacak düşlere direksiyon kırmaktı hedefim. Olmadık mekânda acıktım. Geceyi burada geçirmeliydim şimdi üstelik.

Kaç ‘ben’ var benim sırtımda? Bir taneden fazlası omurgamda ne kadar süre kalabilirdi ya da? Bir cümlede en fazla kaç yargıda bulunabilirdim? Kemiklerim kaç özneyi kaldırabilecek ağırlıkta ve? Cüretkâr istekler kol geziyor zihin odalarımda. Ağırlayamayacağım konuklara en leziz pastalarımı hazırlarken tam o esnada kapıda belirmişti o da. Çamur izinden dahi anlayabilirdim onun kim olduğunu. Ancak kendini tanıtmasına izin vermeliymişim. Başparmağını dudaklarıma değdirdi. Olduğum yere o an çivilenebilirdim. Merhaba korkum. Değişmemiş hiç kokun.


Bir müddet karşılıklı ve hareketsiz otururken biz, faziletli bir sahne yanıp sönmeye başladı duvarda. Doğru zamanda gelmenin tatlı heyecanıyla sırtını bir an dahi dönmeden eteklerinden boşalttı ümitlerimi. Bir kule gibi yükseldi sevincim. Odanın içinde bir kelebek misali dönüyordum. İçime sığmayan dürtü, soluk borumdan bir çığlıkla kopuyor, doğruca korkularımın üzerine nüfuz ediyordu. Yavaşça ve pek dingince göz kapaklarımı bu güne araladım. Ne tuhaf varlıktım böyle. Kendi yarattığım korkuyu yine kendimden bir güçle alt etmiştim. Bu doğrultuda en büyük savaşı kendime verip ve yine ben galip çıkmıştım bu hezimette. Yataktan tek hareketle doğruldum. Temiz bir tebessüm kondurup gamzeme, akan suya boşalttım korkulu rüyamı ve ardından gelen sevincimi. Geçti karanlık, dedim sonra. Gün, artık çok aydın…


25 Mayıs 2016 Çarşamba

Acı, Acıyla Tatlanabiliyormuş Meğer



Ölmüşüm. Öyle diyor beni tanıyanlardan biri. Konuşamasam da duymanın kasveti, koltuk altımda karıncalarını savuruyor. Hâlbuki anlatmak istiyorum. Deniz dibi gibi sessizliğimi, kemiklerimi yara yara bir deli çığlıkla boşaltmak istiyorum. Kısa süreli bir düşünce boşluğunda kaskatı yutuldum. İç organlarımdaki buz kütleleri, bulaşık makinesinde rengi atmış bir shot bardağına hoyratça bırakılıyor. Birazdan başkasının şevkine eğlence sebebi olacağım. Sonu gelmemiş sahneler kıyı kenar taşlarımı yerinden oynatıyor. Yirminci dakika, on beşinci saniye.  Kızıl saçları…  Görüyorum. Duymuyorsun değil mi beni? En çok sen duymalıydın beni. Yanındakine senin yerine ağız dolusu sözcüklerimi doluyorum. Senden sonra bir de onun duymasını isterdim beni. Kızma da dinle beni. Sen hülyalı bakarken önündeki meyveli pastaya, o yan masadaki kızla beş dakika sonra dışarıda buluşmak için sözleşti bile az evvel. Çok tatlısın ama bu işler böyle çözülmüyor. Koltuğa yapışmış asit dolu midenin artıkları ise, başkasının vücudundaki şehvet keşfinin ganimetleri. Çıkmıyor değil mi? Çıkmayacak. Bir gece. Saat ikiyi kırk beş geçe, doyumsuz asit yumağına çarpacak beyaz sırtın. Tırnakları arasına bulaşmış dünden kalma günahları, çorap söküğünden bacaklarına damlayacak. Çıtın çıkmayacak. Komşular uyurken ses etmemenin yüklü yükünü ağır ödeyeceksin. Bahse tutuştuğun ruhunun önünde gür saçlarına yasaklar dolanıyor. Görebiliyorum ama Allah kahretsin ki konuşamıyorum. Hâlbuki bu ve daha fazlasını anlatmak istiyorum. Kime olduğu önemi olmadan. Kabinde çok beğendiğim elbisenin fermuarı çekmeye çalışırken gireceğim lafa. Hazırlıksız yakalayacağım kendimi. Şehirlerarası yolcu otobüsünde uykuya aktığım anda kapı açılacak ve soğuk gerçeklik rüzgârı çarpacak iki göğüs arama. Geceyi delen sesle süresiz müddetle bağlantımı keseceğim maziyle. Gelecekten bakacağım dünüme. Çok pahalı diye okumak isteyip de alamadığım kitabı narince tezgâha bırakır gibi parmak ucumda sessizce geceyi delercesine koşuyorum göbek deliğimde biriken teri umursamadan.

Bakın ben ölmedim. Sizi duyabildiğim gibi çivi çakılmış tahtalar arasından da hissedebiliyorum gökyüzünü. Mavi… Başımı hafif sağa kaydırsanız görürüm belki maviyi. Çokça serpin üstüme o şeyden. Ölmeden biraz zaman önce – galiba yavaş yavaş kanıksıyorum bu durumu- ben bir mavi gördüm. Otopsi raporumda rastlamadığınız en narkozsuz hikâyemin başkahramanını ilk gördüğümde hemen anladım onun rengini. Göğe bakıyordu çünkü. Göğe bakan başka renk taşıyamazdı ya da bunu sadece ben hissetmiştim bilmiyorum. O sıra başka yöne bakarken donmuş anlardan bir fotoğraf sundu elime. Her şeyin başlamasına şahit, yüzümün yarısının gözüktüğü buğulu fotoğrafı… Bunu ben çektim biliyor musun, dedi. Bana. Bir kara parçası gibi sarsıldı bedenim. Çatırtıyı ilk dilaltımda hissettim. Yavaşça yer kaydı. Sımsıkı çekilmiş ipim tam da o salisede gevşeyip fazlalığını boşluğa belirsiz aralıklarla bıraktı. Usta bir yönetmen, tek açılık kamerayla çekeceği filmine âşık bir adam ararken ona rastlamış Kabataş’ta. “Yok be olum gelmiyor işte” derken anlamış aslında. Sen olmalısın, demiş ona. Eksik saçlarından anlıyorum ki sen olmalısın hem sevdaya hem ona âşık kişi. Adamın aşkına uygun ölçüde kadını bulmak meşakkatli işti. Kadındı çünkü. Bir şairin doğması için gidenlere inat, aksine onun geldiğinde nice söz öbeklerinin dizileceği bir kadının peşine düştü dar sokaklarda. Geniş sokaklarda aranmazdı böyle biri. Birbirine değen evlerin arasından çıkacaktı. Sekize on kala… Üzerinde mavi, dalgıç kumaşlı midi elbisesiyle birazdan dalacağı metropolde yürüyecekti kuvvetli rüzgâra karşı gözleri açık şekilde. Elleri yeni doğmuş bir serçeyi tutacak kadar minik, yüreği aç bir kalbi doyuracak kadar koca. Gözleri, görmemesi gereken şeyleri vaktinden çok sonra görmenin şaşkınlığından irice. Söyleyemediği sözleri, abaküs tahtasına özensiz dizilmiş gibi alaca ve dümdüz. Tamam dedi yönetmen. Bu, oydu. Kadın, soldan ikinci araya tam sapacakken, iki boş ve yorgun zaman arasını kuvvetli bir macunla tutturur gibi birbirine ilikledi kadın ve adamı. Sonra, düşündüğü son cümle üzerine dikkatini verdi. “Kadın ve adamı” tümlecinde “ve” hoş durmuyordu bu görüntüde. "Kadınla adam" diye başlamalıydı bu sahne.

 “Kestiiiikk!

2 Mayıs 2016 Pazartesi

Yazdıysanız Siliyorum




Şimdi konuş ya da ebediyete kadar susmaya mahkûmsun borusu üflenmiş sağ kulağımdan sanki. Rakama geçemediğim vakit kadar önce bir zamana tekabülden saat de veremiyorum şimdi. Parçanın ana fikrini bilsen yeter diyenleri de öpesim geliyor tam burada. Cümlede görev sözcükleri dağıtılırken "ve" bağlacı düşmüş benim kucağıma. Olsam iyi olur, olmasam çok önemi yok, biraz daralma olur. Bu varlık felsefemi aynı tencerede harlı ateşe verilmesine bir de ben tuz katıyorum. Hâlbuki yemeğin iyi olabilmesi için yemek piştikten sonra tuzun atılmasını söylemişti annem. Burada onun kanunları da geçmiyormuş. Bilirkişiyle bu konuyu özellikle görüştüm. Kural olmaması bunda en önemli kuralmış. Dedim, ben böyle görmedim. Bütün tezlerimi de serdim önüne. Onlar vakti zamanının cümleleriymiş diye yenisini indirdi raftan. Masraftan kaçılmış gibi her şeyi tek kelimeden ibaret olan cümleyi koltuk altıma sıkıştırıp arazi oldum en hızlısından. Koşarken ilk defa doğru geçmişe bastım. Affına sığınıp iki çay söyledim ikimize de. Yine demli ve bir buçuk küp şekerle içiyormuş çayı. Şaşırdım. Ben değiştirdim mesela. Artık limonlu içiyorum. Öyle kan değerlerim çok fazla düşmüyormuş. Benim meselem aslında onun gözündeki değerimken…

Şimdi bu yazdıklarımı son iş görüşmesine gittiğim adam okusa çok pis sırıtır. Üstüne ‘neden sinirlendiniz hanımefendi ?’ sorusunun cevabını da layıkıyla alır. Yanıltmamış olurum onu bu halimle. Evet, biraz değişiğim. Ama sandığı gibi hava basıp içi dolu gösterilen bir cips paketini açıp da sen de onlardan birisin diyemeyeceği kadar birinci tekil kişiyim. Defolu ruhumdan sarkanları süpürgeyle uzanıp alamayacak kadar boyum kısa henüz. Uzar diye tuttuğum elin parmaklarını sayamıyorsam bu da etrafın siyah oluşundan. Kimse bilmez en çok sevdiğim rengin siyah olduğunu mesela. Kimse bilmesin diye çok az giyerim üstüme bu rengi. Olmadık yer ya da durumda olmadık şeyi yaparken bulabilirsiniz beni. Geçen spor salonunda giyinme odasında yere oturup kitap okurken kızın biri odaya girer girmez afallayıp ‘pardon’ deyince asıl ona pardon olduğunu biliyordum hâlbuki. 

Beklediğin şeyin % 98 oranla olma ihtimali kesin derler. Sonra o şey zınk diye olmaz ve zınk diye çakılırsın olduğun yere. Tam da bu sebeple her şeyin göründüğü gibi olmadığını söylüyorum. Ama işte gel gör ki tam da bu sebeple insan ardını görmek istiyor. Mananın derinliğinde balıklama kaybolmak istiyor. Çoktan gündüzü satmış biri için kazanç bile sayılır aslında bu durum, değil mi?

Diyordum ya hani doğru geçmişe bastım diye. Hala aynı gemiye bakıyoruz diye bahsetmek istemedim daha fazla sohbetimizden. Şunu bilin kâfi şimdilik. İyi konuşuyor velet. Benden sonra büyümüş. Ağzı da iyi laf yapmaya başlamış. ‘Abla bak ana fikir şu dedi’ sonra. ‘Zaman… Gerisi geliyor.’ İyi de… Gerisini getirip de daha çok yüzgöz olmak istemedim onunla. El sıkışmadan da ayrıldık. Tenime değerse ilerleyemem diye orada, onu olduğu yerde bırakıp topukladım. Bilmem kaç adım sonra kolumun uyuşmasıyla koltuk altıma sıkışan cümleyi okumayı akıl edebildim. “Sev” yazıyormuş ya. Bugün sağlam yerden vuruldun kızım dedim kendime. Bu cümle de senin alacağın ana fikir olsun. 




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...