19 Şubat 2016 Cuma

Radyoaktif Kelimeler


İlk kez burada olduğumu söylüyorlar. Bana kalsa geçmişim ile bugünüm arasında sıkıştığım dünyamın içinden geçerken çoğu kez miskin hayaletimle dalaştığım yerdi burası. Ve girift odalarımdan kurşun kaplı ve en oksijensiz olanı…

Müziksiz, renksiz, ruhsuz.

Hazırlıksız yakalanışlarımdan çok, bir tören eşliğinde içeri girdiğimde kendisine ayrılmış yatakta ölü sineklerden kolye yaparken buldum asık yüzlü aksimi. Karşımda bağdaş kurmuş, üç yıl önce hediye edilen kol saatimin faturasını sallıyordu yüzüme. Sona kalan tek yadigârın tahrip raporunu… 

Kapı kapandı.

Şimdi istediğim her şeyi düşünebileceğim kadar yalnızdım. Kırk sekiz saate sığacak kadar anımı çantamdan çıkarıp benim için tahsis edilen sarı çarşaflı yatağın ucuna yerleştim. Yeni kesilmiş adaklık kurban gibi kendimi odanın en soğuk köşesinde dinlenmeye bıraktım.

Penceresiz, telefonsuz, insansız.

Bulunduğum odaya iki kapıdan geçerek ulaşılıyordu. Kilitli olan ilkinin her iki yanında karşılıklı iki oda vardı. Bunlardan birine alınmıştım. Kapım kilitli olmamasına karşın küçük hole çıkmam ana kapı ardındaki ışığın sönmesiyle mümkündü. Bu da akşam saatlerine denk demekti. Ana kapının her iki yanına dizilen iki siyah çöp kovası, kale muhafızı görevini layıkıyla yerine getirmenin haklı gururunu yaşıyordu. Geçen akşamdan yediklerinin hazımsızlığı, üzerine döktüğüm sodanın etkisiyle geğirerek kokusunu vücudumun her noktasına saldı.

Tiksindim. Kendimi banyoya atıp suyun altında lif eskiyene kadar derimi soymak, parçalamak istedim. Sabun köpürdükçe beyazlara bulanan bedenimden buharlar fışkırıyor, yenilendiğimi hissediyordum. Bedenime indirdiğim her darbe ile zihnimde hasarlı oyukların tıpasını kapatıyordum.

Bu şunun için, bu da en son vuku için.


Yumuşayan derimin hoşnutluğuyla suyun altında kendimden geçtim. Termosifonun sıcaklığı giderek azalmaya başladı. Kafamdan aşağıya inen soğuk suyun etkisiyle irkildim. Saatin kaç olduğunun önemini yitirdiği bilmem kaçıncı zamanda, havalandırmadan gelen dünkü yemek artıklarıyla pişirilmiş yemeğin kokusunu aldım. İç organlarımda gezinen kurt, zehrini sürünerek boğazımdan yukarı çıkardı. Damağıma yapışan paslı teneke vaatlerini klozete tükürdüm. Üzerine iki kez sifonu çektim.

Uzun zamandır aynaya bakmama diyetimi burada da sürdürmeye yeminliydim.  Buhar tutmuş aynaya parmak izimi delil olarak bırakıp getirdiğim tek kullanımlık eski kıyafetlerimi üzerime geçirdim.

Ana kapının kilidine giren anahtar, çevresinde yarım tur attı. Aynı malzemelerden tadını ve kokusunu farklı tutturan ve bir o kadar aynı hissiyatı uyandıran iki ayrı kâbus, kapının dışındaki tekerlekli sıraya bırakıldı. Doğruldum. Plastik tabldotu alıp içeri geçtim. Zamanında müdahale edilmediğinden soğumuş iki ayrı kâbus, şimdi önümdeydi.

İlk önce hangisinden başlamanın önemi kalmayacak kadar yağsız, klorlu sudan yapıldığı belli, birer kaşık dolusu iki büyük sevimsiz kâbus…

Garip. Birbirine karıştırıp ağzımda çiğnerken şimdi onları, hiçbir şey hissetmiyordum. Mideme inen bomboş bir havaydı sanki. İçi ölü hatıralarla doldurulmuş bir padalyaydım gözümde. Bir masa süsü olacak kadar sırıtmayanından hem de.

Kırk sekiz saat sonrasında kendimi tamamıyla rahatlamış hissettim. Hiç tasavvur edemediğim kadar çok... Uzun zaman sancısını çekip zamanından çok sonra doğan sevinçlerim, şimdi kucağımdaydı. Sonu kötü olsa da bunu iyi olarak görebileceğimi ilk kez o zaman anladım. İltihaplı sözler üzerine kurulu düşler, bir yön tayin edemiyordu. Fark edebildim nihayetinde. İleri geri sallantılı düzenekte mide bulantısı ile kustuğum safranın beni iyileştiremeyeceğini de. Pişmanlığın gölgesinde kuruması için beklettiğim hayallerim göz kırpıyordu kapının girişinde. Üzülme dercesine. Senin için daha çok güneşe yer var kesemde dercesine.

Aksim de keyif almıştı bu durumdan. Bir hoşnutlukla boynuna doladı yaptığı kolyeyi. Kendi nefesimi tekrar tekrar soluduğum bu oda, tepetaklak olmanın sanılandan daha düz olabileceğini anladığım yerdi. Ve kucağımda doğumu yıllar süren acımın meyvesinin ilk kez gülümsediği yer…








6 yorum:

  1. Bu bir iç yakarış vakti haliyle çok acı.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ve hasarlı fazlasıyla. Yakar yakar dinmiyor

      Sil
  2. o banyoya girip duş alan ve eti soyulurcasına duş alan bendim sanki...çok güzel anlatmışşsınız. yalnız lif eskiyene kadar derini parçalamak... lif eskimez hiç bir zaman hep sen yıpranırsın malesef lifler çok dayanıklı. hep yıpratıyor, hep acıtıyor........

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Malzemeden çalmalılar o vakit. Yoksa deri fazla yıpranmaya maruz kalacak. Zaten yıpranmaya, parçalanmaya meyilli varlıklarız, lif üretimine el atılmalı tez elden.
      Çok teşekkür ederim yorumunuz için.

      Sil
  3. ne güzel betimlemeler... acının en katıksız hali ancak bu kadar güzel anlatılırdı.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim. Kelimelerle biraz da olsa diniyor olması, acıyı katlananılabilir kılıyor sanırım.

      Sil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...