24 Şubat 2016 Çarşamba

Olay Yerine İntikal 7

Parmakları kapı koluna güç bela değdi. Sırtına çarpan yanılgı, içinde gezinip sinir uçlarında birleşiyor, düşüncelerini yere fırlatıp parçalarını nar taneleri gibi odanın en dip köşesine serpiyordu. Çatısı altında bulundukları ev, yakalandığı farenjitten kurtulmak için boğaz temizleme antrenmanını son kez tekrarladı. Birazdan dişleri arasında gezinen balgamı ikisinin de yüzüne çarpacaktı. 




Kadın, soluksuz adımlarla ilerleyip kendini mutfağa attı. Bir müddet mezar taşı gibi sıralanmış çay bardaklarındaki yansımasını izledi. Kolunu havaya kaldırmasına, yansımasının tepkisiz kalmasını görmezden gelecek kadar zihni bulanıktı. Şimdi çıksa, iki tur atsa evin etrafında, döndüğünde onu bıraktığı yerde öylece sabit bulacağına emindi.

Bu hikâyede olmak yerine başkasının hayalinde en büyük rolü kapmak için ne yapılmalı üzerine kendisiyle münazaraya tutuştu. Fikirlerini birbirlerine her tokuşturmasında kafasında bir ampul patlıyor, bu da onun şu anki durumunu daha hafif atlatmasına önayak oluyordu. Kendince oynadığı bir oyundu bu. Ne zaman durumun ehemmiyetini fark etse bu oyunu devreye sokar, yaşadıklarını tribünden izlermiş hissiyatına kapılırdı. Bu sayede oyuncuyu yönlendirmek daha kolay oluyor, istediği zaman başka bir oyuncuyu devreye sokabiliyordu.

Çaydanlıktan çıkan buharın bitiş düdüğü ile kadın soluklandı. Bulaşık selesinden çıkardığı yeni yıkanmış ıslak bardağa açık bir çay doldurdu. Salonda kendisini bir kahvaltı masası ve destursuz gelen yırtık düşlerinin yenilmez kahramanı bekliyordu.

19 Şubat 2016 Cuma

Radyoaktif Kelimeler


İlk kez burada olduğumu söylüyorlar. Bana kalsa geçmişim ile bugünüm arasında sıkıştığım dünyamın içinden geçerken çoğu kez miskin hayaletimle dalaştığım yerdi burası. Ve girift odalarımdan kurşun kaplı ve en oksijensiz olanı…

Müziksiz, renksiz, ruhsuz.

Hazırlıksız yakalanışlarımdan çok, bir tören eşliğinde içeri girdiğimde kendisine ayrılmış yatakta ölü sineklerden kolye yaparken buldum asık yüzlü aksimi. Karşımda bağdaş kurmuş, üç yıl önce hediye edilen kol saatimin faturasını sallıyordu yüzüme. Sona kalan tek yadigârın tahrip raporunu… 

Kapı kapandı.

Şimdi istediğim her şeyi düşünebileceğim kadar yalnızdım. Kırk sekiz saate sığacak kadar anımı çantamdan çıkarıp benim için tahsis edilen sarı çarşaflı yatağın ucuna yerleştim. Yeni kesilmiş adaklık kurban gibi kendimi odanın en soğuk köşesinde dinlenmeye bıraktım.

Penceresiz, telefonsuz, insansız.

Bulunduğum odaya iki kapıdan geçerek ulaşılıyordu. Kilitli olan ilkinin her iki yanında karşılıklı iki oda vardı. Bunlardan birine alınmıştım. Kapım kilitli olmamasına karşın küçük hole çıkmam ana kapı ardındaki ışığın sönmesiyle mümkündü. Bu da akşam saatlerine denk demekti. Ana kapının her iki yanına dizilen iki siyah çöp kovası, kale muhafızı görevini layıkıyla yerine getirmenin haklı gururunu yaşıyordu. Geçen akşamdan yediklerinin hazımsızlığı, üzerine döktüğüm sodanın etkisiyle geğirerek kokusunu vücudumun her noktasına saldı.

Tiksindim. Kendimi banyoya atıp suyun altında lif eskiyene kadar derimi soymak, parçalamak istedim. Sabun köpürdükçe beyazlara bulanan bedenimden buharlar fışkırıyor, yenilendiğimi hissediyordum. Bedenime indirdiğim her darbe ile zihnimde hasarlı oyukların tıpasını kapatıyordum.

Bu şunun için, bu da en son vuku için.

5 Şubat 2016 Cuma

Tak



Zamanın çok ötesinde, günlerden Perşembe’yi ne çok geçmiş ne de Cuma’dan az saat alacağı varmış bir öğle üzeri… Ya da daha zamanın hesabını tutamayacak kadar mekanikleşmemiş bir an... Ya da vazgeçeyim ben bu kalburüstü, zihin yorucu tamlamalardan. Zamanın kanadını kırsam, arkasına tekmeyi vursam, benliğin çatısından fırlatsam parçalarını. Aşağıya sarkan tüylerini de birbirine bağlayıp çok katlı bulanık ruhumun en saf haline atlasam. Başka ben’lere çarpsam oradan. Yüzsüz yüzlü yüzlerden, mutsuz gülüşlerden seke seke çaydan geçerek şimdi kaybolan yıllarımın başında soğuk sular içsem en güzelinden. Kendi başıma paslanmış bir türkü tuttursam. Ağzıma gelen bol mazili küflü tat, tükürdüğüm toprakta bir karahindiba yeşertse. Eyletme beni söyletme beni kızım diye üstüme çemkirse sonra. Bunu duyan köyün delisi “Deli misin divane misin?” diyerek yanı başımda belirse. Bana bir gülme gelse. Zaten aklım bir yarımdan da yarım. Ben bu takım elbiseli, elinde direksiyon tutan adama  “Neresi burası?” diye sorsam.

“Sence neresi olsun be abla? Nereye gitmek istersen de buradan çok çok beş dakika tutar. Atla arkama götüreyim seni” dese.

Şimdi de abla olduk iyi mi? Ah be kızım, adam köyün içinde tam takır resmi daireye gidiyormuş halde gezinsin, hem de elinde bir direksiyonla, sen abla lafına takıl.

“Sen karışma bu işe gönül. Yapma dediklerimi yaptın bu güne kadar” diye bir güzel paylasam benim veledi. İçerler bu lafa. Hakkı... Kalsam sonra bir başıma. 

“Kızım beni unuttun. Ben beni çoktan unutmuşken üstüme yağmur bulaştırıp yerimden sarstın. Üfle söndür bu düşte yerim yoksa eğer.” 

Sana ne oldu şimdi karahindiba?

Ben hariç herkes akıllı diye hayıflansam bu duruma. Sonra bizim deli girse araya.
“Beni de unuttun be abla. Bekliyorum. Daha ilerde yolcu bekliyor. Bineceksen bin.”
Ah, desem, vahlansam halime. Geri dönmeye kalksam. Geri dönsem de geri dönmek için ilk önce insan nereden geldiğini bilmeli. Şimdi ben buradayım. Bu doğru beni olduğum noktadan bir adım öteye götürecek kadar bile içi dolu değil. İlkokulda öğretilen yön bulma yöntemlerinden karıncalı bir şey vardı da tam hatırlamıyorum ki. O çatıda bütün yüklerimden kurtulayım derken geçmiş bilgilerden yararlı olanları alsaydım biraz yanıma. Kendi aklımı bile beğenmiyorken başkasının aklını hangi süslü tezgâhta görsem çürük bu diye burun kıvırırım şimdi bir de.

Siz hala burada mısınız?
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...