27 Ocak 2016 Çarşamba

Bir Muhteşem An Müsveddesi






Allah’ın her günü uyandığımda yapacaklarımın beni tekmili kıyafetle karşılayacağı bir günü bekliyorum. Bu düşünceyle uyuyamıyor, zaten doğru dürüst beceremediğim nefes çalışmalarına kendimi veremiyorum. Bir de vakti zamanında ile başlayan sözcüklerimi sudan çıkarıp yatmadan önce ağzıma takıyorum ki iyice kafa göz yarabileyim zihnimi. İnsan, kendi kendinin doktorudur sözünün, üç beş bilemedin on kez deneme yanılma yoluyla doğruluğunu kabul edebilmiş bir kadınım neticede. Zaten çoğu şeyi de ilk okuduğumda anlayacak kadar zeki olmadım. Çok da önemli mi bu durum? Bence değil.


Şu, bu zamanın gerisinde kalan arkadaştan neden geçmiş zaman olarak bahsediyoruz, onu da anlamış değilim. Zaman geçmiş de biz mi fark etmemişiz? Geçti zaman canım geçti… O ah şu şöyle olsaydı dediklerin var ya hani?  İşte onlar için de zaman çok geçti. Senin dünle alıp veremediğini her gün masaya özenle yatırıp giriştiğin ameliyatta ise bu günün her gün ölüyor. Ne bünye varmış sende de mübarek. Öldürdüğün her güne ağlamaktan helak olmadın. Aslan Pehlivan!

24 Ocak 2016 Pazar

Olay Yerine İntikal 6


“ Saat kaç?”

“ Vakti.”

“ Yanlış. Görebiliyorum. İleriye almışsın bazı sahneleri. Bana bile dürüst davranmıyorsun.”

“Sana bakmadan daha iyi idare edebiliyordum. Arada, tamam kabul, çoğu kez seni de oyuna dâhil ediyor, suçu ikiye bölüyordum. Doğru ya da sapıkça olması bu düşüncelerin kimsenin umurunda olmadığını bildiğimden kendimce inandığım bu doğruya tutunup insanca bir çabaya girişmiştim.




İnsanca… Bir yerden duymuşsun. Sana ait değil bu kelime. Radyoda çalan ne?”

“Ezginin Günlüğü, Bilmiyorum Ne Olacak.”

“Tam duyamıyorum. Ses ver.”


Bir dokun bin ah dinle

Döner dünya dert içinde

Ademoğlu nisyan ile biz isyan ile


“Ne şimdi bu, mesaj mı veriyorsun bana bu şekilde?”

19 Ocak 2016 Salı

Paris Sıkıntısı


Sembolizm akımının kapıları daha ardına kadar açılmadan girişte ilk duyulan çığırtkanlardan biri Charles Baudelaire.

Şiir, onun evreninde şiirin kendine has uyumundan farklı olarak bir de uyaksız tonlarla seke seke geçer düzyazı tarlasından. Kök salan her bir meyveden alınan ısırığın verdiği lezzetin sende, bende, onda farklılığıyla, farkını bugün dahi hissettirir iyiden iyiye.

Ne yaşadığını bilsen, onun nelerden beslendiği ya da beslenemediği hislerini alıp üst üste koysan deneyim denilen ağaç gövdesinde iki soluklansan ancak idrakına varabileceğin ustalardan…

Her geçtiği sıkıntıdan sırtında taşıdığı kelimelerle kurtulduğu seferinde kendisiyle yarenlik etmeye çalıştım Paris Sıkıntısı’nı çekerek ve onun öykü boşluklarında soluklanarak. Soluklanarak diyorum. Okuyunca bana hak vereceğini umuyorum. Üzerini narince kapattığı sözcüklerin ardında neler yattığını anlama serüveni “oldubitti” ye gelmeyecek kadar derin.

16 Ocak 2016 Cumartesi

Olay Yerine İntikal 5


Elinde tarihi silinmiş bir yılbaşı gecesine ait parça, henüz ıslaktı. Doldurduğu mürekkebi kenara bırakırken ıslak parçayı da kuruması için balkon mermerine dayadı. Gündüzü mayalayıp geceye yoğurduğu öfkesini soğuk fırından çıkardı. Pişmanlığın yanık kokusuna karşı bir çıra da kendi tuttu. Adam, kendi ekseninde başka ünlemlerin şeceresini tutmadan tam önce, bulanık su dolu bardakta kendince bir boşluk bırakıp gitmişti. Ardından kadının iki kış öncesinden turşusunu kurduğu düşleri, vaktinde görülmediğinden kendini şehrin lağımına bıraktı. Arkasından iki tumturaklı kelime sarf edip üstüne sifonu çekse yeriydi. Olmadı.




Kadının, muhatap diye karşısına aldığı bardaktan çıkan çiğ ses, duvar kirişine, sonra parmak aralarına çarptı. Perdeye vuran gölgesi, sürünerek midesinden yukarı çıktığı sırada ruhunun karanlığına bir nehir dolusu geçmiş kustu. Gür saçlarına dolanan dallar, içini kemirdi, adamın yadigâr bıraktığı bardağı yerinden oynattı.

9 Ocak 2016 Cumartesi

Olay Yerine İntikal 4


Baston yutmuş yelkovanın ayak izinde daha kaç tur dolaşabilmek için daha kaç yıldız dayanacak kadar kafein gerektiğinin hesabını tuttu. O esnada iki yarım gün geçtiğini yanında duran küflü dondurma kabından anladı. Dikkatini tekrardan görüş hizasında yer alan promosyon ürünü, etrafı duman isine bulaşmış saate verdi. Bir düzine akrep geçti. Geçerken tozu üstünde kalmış televizyon örtüsünü yüzüne fırlattı. Etrafa yayılan doldurma parfümün kokusu, gerçeklik soluğunun ensesinde gezinmesine göz kırptı. Bir bilet alıp ilk kavşaktan dönmeye kalksa bin yolunu bulup birinci katın penceresinden içeri balıklama yine atlayacaktı ya, o sebeple katilinin olay yerine bu ilk gelmeyişini sessiz karşıladı.



Zifiri karanlık içinde dahi patlak sorgu lambasının altında, adamın batık gülümseyişini seçebiliyordu. Aradan kaç insan geçse değişmeyecek bir dublelik sanrının etrafta koşuşturmasını ikisi de duydu.


Donmuş yağ gibi katılaştı zaman.

2 Ocak 2016 Cumartesi

Karavana 3: Son Durak


Ve şimdilik senaryosu seyirci engeline takılmış az reytingli dizinin son bölümünü izlerken buluyorum kendimi. Kâğıttan kuşun dağılan ruhunu, balığın pullarında toplama gayretinin hazin suskunluğu, parmak uçlarımda depar atıyor. İç gıcıklayıcı feryadına arka mahalleden esnafın yetişmesi trajedisine ekşi ekşi gülümsüyorum. Yok yere tezgahın önünü kapatmaya varan türlü hakaretleri boğazımdan indirip yıkım sebebi o çiçek diyemedim.




Ve meğer onu da ben uydurmuşum. Öyle dedi.  Aynı fotoğraf karesine gülümsediğimiz gerçeğini söylediğimde ise pullarını serdi önüme. Bunlara kimin gözü almazmış ki! Hal bu ya, ortada fotoğraf da yokmuş. Bozacıyı da almamıştım yanıma, şahit diye kimi yazayım şimdi?


Ve serabı da tek ben görmüşüm. Renkli balkondan sarkan bir akasyaya takıldığını fark edebilseydim uydurmazdım bu masalı da “ilk önce o başlattı” mızıkçılığı yapan çocuğu oynuyorum ben bu oyunda. Çıkamadım rolüm dışına.


Pejmürde saçlarımı yeri göğü sarıya boyayan sesiyle ha çözdü çözecek derken bir hüzn- ü ahval bulaştı satırın ucuna. Can damarı bir vuruşta bulmandan anlamalıydım ki sen “o” değilsin. Güven kokan sesin ise yokuş aşağı giden asfaltın sonundaki pastacıdan geliyormuş. Çok sevdiğim Karaköy poğaçasıyla karıştırmışım. Yoksa onu da mı boşuna seviyorum?
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...