1 Ekim 2016 Cumartesi

Yolda

Çıkılan her yolun sonu var mıdır?

Diş aramda sekteye uğrayarak ağzımdan fırlayan cümle, ardına soru işaretini de takıp önce masadaki kirli bardağa, oradan tekrar yüzüme yol alıp tüm yükünü kaşımın orta yerine silkeliyor.

Çıkılan her yolun sonu var mıdır?

Yirmi iki gündür aynı yerdeyim. Kaçıyorum. Asıl kaçtığım kişinin kendim olduğumu kendime itiraf edemeyecek ve her şeyin farkında olacak kadar yaşamdan yıl çaldım. Dolambaçsız ve keskin cümlelerle giriştiğim hikâyem, kendisine nihai son yazamadan kalemimin ucunu kemiriyor. Yırtıyor, un ufak ediyor kâğıdı. Yazılmamış kelimelerim parmak aralarımda asılı kalıyor. Sağ elime karıncalar yuva yapıyor. Korkuyorum. Bir koşu soğuk suyun altına giriyorum. Çıkılan her yolun sonu yok. Çıkılan her yolun sonu yok… Kurşun gibi ağır başımı soğuk fayansa dayıyorum. Cıss sesini aleni duyuyorum. Su faydasız kalıyor, elimdeki uyuşukluk koluma doğru yol alıyor. Oradan yüz çevremde yarım tur atıp son durak olarak alt dudağımı seçiyor. Gamzemin arasından karıncalara incecik gülümseyip peşlerinden su dolu kovayı fırlatıyorum.

Çıkılan bazı yolların sonu yok.

Göğüs kafesimin içinde uyuyan hayvanları ürkütüyorum. Aynı kelimeler, aynı yüzler, aynı sesler arasında lapa olmuş yaşam dizgisini serçe parmağımın etrafında gezdiriyorum. Çıkılan bazı yolların sonsuzluğuna dolanıyorum.

Zihnim gibi cümlelerim de boz bulanık. Asıl anlatmak istediğimle yazdığım arasındaki anlam boşluğuna afallıyorum. Çalakaşık giriştiğim anılarımı anlatma konusundaki geri adımımı yadırgıyorum. Anlatmak isteyip de akıl odalarımda sıkışıp büyüyen düşüncelerime güceniyorum.

Islak tenime geçirdiğim kıyafetlerle masanın başına oturuyorum sonra. Üstü zihnimden hallice düzenli masamdaki kâğıt parçalarını kenara itip gece lambasının düğmesine basıyorum. Yazmak istiyorum. Geçmiş zamanın hüznünü kapı ardında bırakıp o ne der, nasıl anlaşılır demeden bütün destursuz ve sahipsiz anılarımı içeriye alıyorum.

Çıkılan bazı yolların sonunu arıyorum.

Kilide uymayan beyhude anahtarları camdan aşağıya, tam da çöp tenekesine denk gelecek şekilde fırlatıyorum. İşe ilk önce kendimi onarmakla başlayacağımı er geç idrak ediyorum.

Yirmi iki gündür çıkmadığım evin odalarına yapışan soluğumu tekrar tekrar soluyorum. Soluğumla birlikte yazılmamış kelimelerimi hizaya çekiyorum. Tembih ediyorum her birine. “Durmayacaksınız. Diş aramda sekteye uğramadan dosdoğru kâğıda yol alacaksınız” naraları atıyorum.

Çıkılan her yolun sonunda yine kendime tosluyorum.


 



20 Ağustos 2016 Cumartesi

Geçer




An geliyor çatlıyor iki insan. İkiye katlayıp bir oldum dediğin yerden. Hikâye üç harf içine sığıyor, “çat” diyor birliğin büküldüğü yer. Bakkalın çırağı, günün ikinci siparişini almaya geldiğinde yakalanıyor sese. “Bir şey lazım mı Abla?” diyor. Lazım. Bir şey lazım. Satılsa alırım da. İlk önce o şeyin ne olduğunu bulmam lazım. Karşı komşu Sabiha Teyze’nin oğlu askerden gelecekmiş. Ocakta su böreği hamuru fokurdaması. Tavada tereyağı cızırdıyor. Üzerine tam da yumurta kırmalı. Sapsarı köy yumurtası. İki tane. O, yufkalara sarmalıyor güzelim yağı. Kulağı zaten iyi duymaz, bir de tatlı telaş eklenince üstüne, kadıncağız duyamadı beş adım öteden gelen “çat”ı.

Balkon demirlerine ayak parmaklarımı geçiriyorum. Sıra sıra. Soğuk soğuk. Çocukmuşum gibi hala. Hassas midem hemen alarm veriyor. Yine çorapsız çıktım balkona anne. Her sıkıntımı hissettiğin gibi, duymuş musundur sekiz saatlik öteden gelen sesi? Yok, arayamam şimdi. Daha yarım saat evvel ıslak kek tarifi almamış mıydım telefonda ondan? Cemal’in canı ıslak kek çekmişti. Yumurta, kakao, şeker, un... “Ölçüsünü tam koy şunun kızım. Bir şeyi de ölçülü yap!” Ölçüsüz sevdiğim için bunlar anne. Hep.

Altını yeni kapattığım çaydanlıktan demli bir çay dolduruyorum sapı kırık kupama. Şunu da bir yapıştırmadım gitti. Annem görecek olsa “Kırık şey saklanmaz yavrum. At, yenisini al” derdi. Alışkanlıklardan kolay kurtulamıyorsun anne. Anlaşamamamıza rağmen alıştığım için o adama evet demem de ondan değil miydi? Sen demiştin de seviyorum gibi bir şey gevelemiştim işte.

İki kat üstten adını ezberleyemediğim tombul yanaklı teyzenin sesi geliyor. Ayak parmaklarım varlığımı ele vermiş. Selam sabaha dolanmadan dümdüz giriyor lafa. Niyetini baştan belli ediyor. Daha samimi geliyor bana böyle insanların tavrı. Girişte neyle karşılaşacağını biliyorsun en azından. “Kızım, bu sene de bizim küçüğe ders versen ya? Sayende hiç zorlanmadan geçti Matematik'ten. Seni de ne çok seviyor. Deniz Abla’sı faydalı dedi diye biber dolmasının kabuğunu da yemeğe başladı. İşin çok yoktur ya, verirsin değil mi benim güzel kızım?” Belli ki sen de duymadın pamuk teyzem benim. İşim çok yok. İşim hiç yok hatta.


“Kışlık kuru soğan” diyor mahalleden geçen arabadaki kayıtlı ses. Peşi sıra çıkıyor evlerinden kadınlar. “Gooool!” sesi yükseliyor karşı apartmandaki camı açık pencereden. Geçenlerde burnundan ameliyat olan Selime taburcu olmuş. Kocasının kolunda iniyor arabadan. Kek fırından çıksın da geçmiş olsun ziyaretine giderim ona kekle birlikte.“Geçer, geçer. Daha öncekiler gibi. Bu da geçer. Neler neler geçmedi ki.” Sezen, duymuş beni. Geçer, diyor. Geçecek diye karşılık veriyorum. Parmağımdaki yüzüğü, soğumuş çayımla katık edip çöp kovasına fırlatıyorum.


11 Ağustos 2016 Perşembe

Ütopik Sevinçler




Mahcubum. Başkalarının yerine kendimi mahcup hissedecek kadar birden çok özneye dayalı sırtım. Sadece kafamın içinde değil, tüm benliğimde seslerini birbirinden ayırt edebileceğim birçok kişi zamirine bozgunum. Ya sokaktayım oyuk bir kayanın üzerinde ya da yamalı çarşaf serili yatağımın dibinde. Bulunduğum yeri sahiplenemeyecek kadar yoksulum. En basit soru olarak nitelendirebileceğim “çayını nasıl alırsın?” a “fark etmez” diyecek kadar bir isteğimin olmadığının farkındayım. Odamın içi gittikçe büyüyor, ben gün geçtikçe daralıyorum. Tartının ibresi iki basamaklı rakamlarda kendine suni teneffüs edecek birilerini alıyor. Bulunduğum durumdan kurtulabilirmişim sözleri, iki kapı ötesi odadan kulağıma hücum ediyor. Bir duyunun eksikliğinde diğer duyulardan birinin kuvveti artar demişti biri. Vücudum kurudukça yüklü desibellere boğulduğumu hissediyorum. Yemiyorsun bari duyduklarınla doy demenin başka türlüsüymüş gibi fısıltı cümleler dahi kulağımda kasırgalar yaratıyor. Uzun süre önce izlediğim kitaptan uyarlama “Koku” filmi aklıma geliyor. Güçlü koku duyusuna sahip kahramanın, dünyanın en güzel kokusunu yaratmak adına güzel kokuları bir araya getirişini anımsamak için kitabı tekrar okumaya başlıyorum. Ben katil değilim bu kitaptaki kahraman gibi. Topladığım cümlelerden eşi benzeri görülmemiş bir eser ortaya çıkarırken cümle sahiplerinin canlarını almak değil niyetim. Benim işim yıkıcı cümlelerle. Elimde olsa insanların güzel sözler söylemesine önayak olurum. Hatta kaç kirli cümle varsa hepsini yok etmek, kalanıyla seyirci bol oyun sergilemek, şiir dinletisi gerçekleştirmek… Kurduğunuz en sağır edilesi cümleleri gönderin bana. Kalp yollarını çıkmaz ettiğiniz bombaları, uzakları ulaşılmaz ettiğiniz uçakları, barış kuşlarını vurduğunuz silahları da kustuğunuz her bir cümle topuyla üzerime fırlatın. Takatim var, katlanabilirim sizden gelen her sarsıntıya. İçinde acı olan her şey damarımı besliyor çünkü. İçinde insanlığın kötülüğüne olan her şey kıl köklerimde başkalaşım geçiriyor. Kulağımda sizin aleyhinize ne varsa üstüme çekeceğim mıknatısla dolaşıyorum. Zarar bana gelmez. Bulunduğum yere yakın mesafelerle başladım işe ilk. Çözülmesi kolay olanlardı başlarda. Ya da dünyada kötülük henüz icat edilmemişti de bana öyle gelmişti. Sonra gökyüzünün rengi, maviden siyahın türlü tonuna çalmaya başladı. Güneş kendini unuttururcasına eli ayağını çekti görevinden. Sırayla diğer hava olayları eklendi buna. Sokakta kimyasal maddeler arasında yüzen patlak top haricinde yakın bir yerlerde yaşam olduğuna dair izler de silindi. Herkes ya kendi ya da komşularının bodrum katında sıralı bardaklar gibi soluğu gırtlağında katılaşmış vaziyette bekliyordu. İçeriye usulca girdim. İçlerinden birinin bile beni fark etmesi korkusuyla nefesi yarım alıp dışarıya vermede pinti davranıyordum. Birbirlerinin gözlerine denk gelmenin ihtimaliyle olacak, beton zemine çökmüş, dizleri göğüslerine kadar çekik on iki baş, gözlerine kestirdiği bir noktaya öylece boş bakıyordu. Boş. Bu kara delikte her şey boşluğun içine sığdırılmış. Hırs ve alabildiğine öfkeden kurulu düzen, bu boşlukta kalın gövdesiyle en geniş koltuğa kurulmuş. Heyecan ve ürperti arası hamle ile suratına şamarı indirdim onun. Korku yumağını ve nefret dolu söz öbeklerini kulağıma çiviledim. Son vuruşu yapmak için mıknatısın kenarını törpüledim. O bodrum katından başka odalara, başka kıtalara, dünya üzerinde şiddet barından bir tek sözcüğü dahi affetmeden ustalıkla kıvrıldım. Yemedim, duydum. Yemedikçe kirli sözcüklerinize acıktım. Mide gurultumu duydum. Ona bile tahammül edemedim, mıknatısla çekip derimden sıyırdım. Bir İtalyan gülüşüyle sizi selamladım.

Merhaba Dünyalı!

Beni görmediniz. Beni zaten asıl olanla hiç fark etmediniz. Size göre kendi ütopik evreninde seslere kulağını kabartan, yemeden susan, sustukça duyan, tüm bu bende olanları sorgulamadan bana niteleme sıfatını yakama bir çeyrek altın gibi taktığınız…

Hayır, cümlenin devamını getirip kendime bir iş daha çıkaramam.

---

Mahcubum. Sizin yerinize ayağınızın, gözünüzün değdiği her damlaya karşı sıkıntılıyım. Kimin ne dediğini diğerinden ayırt edecek kadar notalara aşınayım. Yamalı çarşafım kirli seslerle dalaştıkça kendi çizdiği bulut görüntülere kaçıyor. Onla birlikte ben de kaçtıkça genişliyorum.

---

Mutluyum.

Posta kutusunda biriken günü geçmiş mektuplar gibi unutulmuşluğun gölgesinde serinliyorum. Kendi kurduğum ütopik sevinçlerimi gözbebeklerinize üflüyorum.

---

Gülümsüyorum.






25 Temmuz 2016 Pazartesi

Seksek





Rutubet kokusu her köşeye sinmiş bodrum katında, karton yığınları serili demir yatağın üzerinde soyunmadan uyuyakalmışım. Ani hareketle doğrulup paslı yatak başına sırtımı dayadım. Ufukta ay çoktan güneşe çevirmişti yüzünü. Burun ucumu isli pencereye dayayıp bir müddet yoldan geçen insanları seyrettim. Zeynep uyanmamıştı belli ki. Bu saate kaldığı görülmüş değildi. Buraya geldiğimden beri sabahın dokuzunda boyası çıkmış düşük tahta kapıyı kirli beyaz fayansa sürterek açar, günaydın demeden evvel, kirişe dayalı fiskos masasına elindeki demlik çayı bırakırdı. Ben de komodin üzerine kuruması için bıraktığım rengi kaçmış çay bardaklarına açık çaylarımızı doldururdum.

Ortaokulda sıra arkadaşımdı Zeynep. Akranlarından uzun boyu ve dikkat çekici fiziği ile altıncı sınıfta okuduğuna inanmak hayli güçtü. Doğru ve yanlışı kendi başına öğrenerek büyümüştü. Anne ve babası aynı evin içerisinde zıt hayatlar sürdürürken, asansör boşluğuna bakan odasında hayatının boşluğunu müzikle doldurmaya çalışırdı. İlk kez duyduğu parçayı kemik rengi flütünde çıkarması ile müzik öğretmeninin dikkatini çekmiş, onun desteğiyle de keman çalmayı kısa süre içerisinde öğrenmişti. Gözaltı morluklarıyla gelirdi okula. Sınıftakilerin tuhaf bakışlarına maruz kalsa da Zeynep bunlara aldırmaz, asıl gerçeği açıklama zorunluluğu bile hissetmezdi kendinde. Bana bile.

Saatin on olmasına beş dakika vardı. Zeynep görünürde yoktu. Merakım giderek artıyor ancak ayyaş ve asabi kocasının hışmına uğrama ihtimalini aklıma getirdikçe bir türlü cesaretimi toplayıp üst kata çıkmaya yeltenemiyordum. Kısa bir an için Zeynep’in varlığını unutarak yolda seksek oynayan beyaz elbiseli minik kız çocuğuna verdim bütün dikkatimi.

Birden, öğle arasında seksek oynarken kalabalığın önünde eteğimi açtı diye Zeynep’i saçından yakalayıp yerde sürüklediğim geldi aklıma. Hoşlandığım çocuğun etrafta olması da büsbütün daha çok utandırmıştı beni. Bütün hıncımı Zeynep’ten çıkarmıştım oracıkta. Sağ avucumun içinde saçlarını çamaşır sıkar gibi sıkıyor, çığlıklarını öfkeli sesimle bastırıyordum. Bundan yirmi beş yıl sonra ise Zeynep, kocasının şiddetinden kaçan arkadaşı, beni, bu bodrum katında saklayacaktı. Senin için en doğru yer şimdilik burası, demişti bana. Bir süre burada soluklanacak, sonra başımı sokacak daha iyi bir yer bulacaktık bana. Aynı kaderi yaşayan iki ayrı bedende hükümdeydik aslında. Birimiz kâbusu yeni atlatmış, diğeri hemen üst katta aynı senaryoyu sorgusuz yeniden oynuyordu. Zeynep’in yerde her sürüklenişinde evlerindeki köpeğin içli havlaması bodrum katında yankılanıyor, benim de hatırlamak istemediğim anılarımı yüzüme çarpıyordu. Özür dilerim Zeynep. O zaman saçından tutup seni sürüklediğim için. Meyus talihinin bundan ibaret olduğunu bilseydim eğer saçından değil, elinden tutardım. Hiç bırakmadan hem de.

Zeynep’in çığlıkları keskin bir kılıç gibi geçmişimi yarıyor, ani bir titremeyle eski korkularımı üzerime salıyordu. Alnımdan boşalan teri sağ elimin tersiyle silip komodin üzerindeki yarım bardak suyla seyrek saçımı ıslattım.


Köpek sustu. Kapı gıcırdadı. Zeynep, bir elinde yumak yaptığı saçları, diğer elinde bir demlik çay ve yüzünde emanet yarım gülümse ile içeri girdi. Çıplak duvara beyaz elbisesi içinde, çizgiler arasında gezinen minik kızın gölgesi vurdu. Zeynep, gölgenin sahibini bulmak istercesine pencereye koştu. Yüzüne eski günlerden kalma bir kalıp sevinç yapıştırdı. Ardından “Var mısın eski günlerdeki gibi? Yalnız, bu kez sen saçlarına dikkat et” deyişi ile apartman boşluğunda sessiz kıkırdamalarımızı bırakıp minik kızın oyununa dâhil olmak için sokağa koştuk. El ele.












22 Temmuz 2016 Cuma

Dalmışım




Sayısız kez tek başına bir yolculuğa çıkmaya niyetlendim. Asıl niyetimle yaptığım arasındaki anlam boşluğunda kulaç atamadığımı fark ettiğimde otuzumdan çoktan gün almıştım. Sonra bir gün, yani bugün, elimde otobüs biletiyle 13:45 seferinin peronunu ararken buldum kendimi.

Kendime çoğu vakit pek rastlamam. Ayrı evrenlerde aynı havayı teneffüs ederken dahi teşviki mesaiye pek girişmem kendisiyle. Kendimce kendimden kaçış şeklidir bu. Kaç N’li soru cümlelerine tutulsam da izah edecek kelime yamasından eksiktir sözlerim. Kelime konusundaki yoksunluğum, rutubet kokan gözlerimin üzerine de bir mum diker. Biriyle göz göze kalabilme süresini uzatmamak için türlü çareler ararım. Bir dakikadan fazla iki çift göz birbirine değerse muhteşem şeyler olabilir düşüncesiyle aynada dahi kendime uzun süre bakamam. Konu bu değilken buraya nasıl geldiğimi bilmezken biraz sonra çıkacağım yolcuğun sonunda nerede soluk alıp vereceğimi kestiremiyorum.

On iki numaralı koltukta oturmamı dahi bir başarı olarak görüyorum. Ben ki başladığım çoğu işin sonunu getirmeden arazi olmuşum, burada olmam bile kutlamaya değer nitelikteydi. Öyle imiş. Benim açımdan ortada başarı ya da başarısızlık olarak görülecek bir durum söz konusu değildi elbet. El denilen bükülmez bilekler, sözlükte yazan anlamının dışında kendi çizdiği tanımı, susuz kabul ettirebiliyorlar sana. 

Bir kişiyle dahi göz göze gelmeden yerleştiğim koltukta nereye gideceğimi bana anımsatan otobüs biletime bakıyorum. Bulunduğum yerden sadece dört saatlik uzaklıktaki şehre bilet alışımın tüm insanlığın kölesi olduğu cepte sese, elde kire neden olan efendiden kaynaklı gerçeğe bir kez daha küfür savuruyorum. Sonra kirli kahkahalarımı temiz kâğıtlara zımbalayıp öfkeli bir adrese isimsiz göndermeye niyetleniyorum. Hiç yoktan bir var olmanın kıdemli yangını cesurca yüreğimde. Aslında korkakça. Belki de üstü küf tutan yoğurt renginde. Her ne hikmetse. Tepemden sarkan bulut sıkıntılı. Oturduğum cam kenarı koltukta bacaklarım huzursuz. Midem gurultusuz. Yükte ağır, sözde sapa bir yığın cümle yumağını yarım deste kâğıda akıtmaya başlıyorum. Destursuz kelimelerime karşı baldırı çıplak hislerimin soluksuz yetiştiğine ve bir noktada ikisinin çatışmasına tanık oluyor, tarafımın hangisinden yana olduğumu belirtmem konusunda türlü dayatmalara maruz kalıyorum. İki iyeliğin de kendime ait olduğunu belirtme konusundaki becerisizliğime gark oluyorum.

Islak bir mahcubiyet hissi gömlek yakamdan iki göğüs arama usulca süzülüyor. Göbek deliğime inmeden sert bir hamleyle ucundan yakalıyorum. “İnsan merak ettiği sürece canlı kalır” sözü zihnimde yanıp sönmeye başlıyor. Aniden an genişliyor, ufalanıyor, dağılan parçalar başka bir ana doğru kök salıyor. Bulut, güneşin sırtını sıvazlıyor. Gündüz, fermuarını geceye usulca çekiyor. Dipsiz düşlerimin kuyusuna karga tulumba atılıyorum. Tam soluk alıp yarısını vererek üçüncü tekil anlatımla kendimi anlattığım hikâyeyi bir dikişte kâğıtlara yediriyorum. Tabak gibi açılmış sayfalardan kendime en uygun devrik cümleyi on saniyede gözüme kestiriyorum:

“Bizde feleğin çemberi ya çok dar, bu yüzden gide gele aynı yeri sonsuz kez turluyoruz ya da çember dediğimiz düz çorak bir yol, geçmekle bitmiyor son.”

Göz bebeklerim, kör edici aydınlık harflerin arasında eriyor. Yüzümdeki çiller pul pul ellerime dökülüyor. Çevik bir yürüyüşle yanımdan geçen geceye göz kırpıyorum. Okuduğum cümlede kendimce yıkılmaz bir konut inşa ediyorum. Altını yeşil fosforlu kalemle belirginleştiriyorum. Saman rengi, genişçe bir zarfa aldığı kadar cümleyi yerleştirip kalanını bir sonraki molada kullanmak için arka cebime iliştiriyorum. Yolun sonuna geliyorum.





27 Haziran 2016 Pazartesi

Beyaz.




Yoksulum. Yorgunum. Yalnızım. Halsizlik kıl köklerime kadar inmiş, paçalarımdan sızan bıkkınlıkla topallıyorum. “Sana mutluluk yakışmıyor, dikkat ettin mi?” diyen kişiyi aklıma getiriyorum. Burun kemiğimi dağlayan kuvvetle haykırıyorum: Buradayım. Korkmuyorum. Haydi. Bulun onu bana! Herkes duyuyor. Herkes susuyor. Feleğimin ipine takılmış, daha ilk tümsekte bitiş düdüğünü beklemeden yol alan herkese içi boş su kovasını fırlatıyorum. Kırk çarpı iki yıl var burada. Onca yılın hatırına aldığı kadar kahveye abanıyorum. Kahveyi içmiyor, yiyorum. Duman gözümü kör etmiş, el yordamıyla geceyi kovalıyorum. Hüznüme diyecek yok. Yamalı çarşafım bozarıyor. Kan rengini yanaklarıma veriyor, kendi kirli beyaza kaçıyor. Seviniyorum. Hayır, sararıyorum. Yanlış. Morarıyorum.

İki göz arası mesafeme jöle kıvamı gibi şeffaf, dokunsan kalıbından fışkıracak, hafif yerinden oynatsan kendinden geçecek bir kalıp sevinç yerleştiriyorum. Tadı mayhoş, kendi sarhoş oluyor. İki kelimesi aynı, üç serin mısra göğüs boşluğuma oturuyor. Sabahın seyrine karşı, tam da kâğıt kalemle sevişecekken, kaymağı üstünde lütufkâr bir beyaz, tentürdiyotla sıyırıyor paslı yaramı. Çık, diyorum. Bak, diyorum. Yok, diyorum. Yok. Dikmiş gözlerini kazayağı kırışıklarıma, aradığını bulana kadar yokluyor, dürtüyor her yanımı. Çekiştiriyor oramdan buramdan.

Bir koşu sigara yakmak istiyorum. Sigara içmediğimi hatırlıyor, vazgeçiyorum. Dudaklarını kımıldatıyor karşımda. İki saniye geçmeden tükenen sessiz bir kelime ya da cümle ondan çıkıp diş arama doğru uygun adım ilerliyor. Dudaklarının aldığı şekilden ilk harfin yuvarlak ünlüyle başladığını anlıyorum. Bütün ihtimalleri tek tek eliyorum. ‘Oluyorum’ ile ‘ölüyorum’ arasında bocalıyorum. İki cümle arası boşlukta sallanıyorum. İki ihtimali de sevmeye başlıyorum.

Kendimi tekrar yazmak istiyorum. İşe saçımın rengini değiştirmekle başlıyorum. Sevdiğim kıyafetlerimi tek tek ayırıyorum. Siyah rugan ayakkabılar, yakasından kürklü gri manto, petrol mavisi etek … Ezberimdeki ‘Yaşamak’ şiirini uyandığımda ilk göreceğim yere, aynanın sol üst kenarına yapıştırıyorum. Radyasyondan hakkını yüklüce almış ince yazılı, kahverengi kapaklı öykü kitabını cam raftan indiriyorum. Tam dört saattir çişimi tuttuğumu duvardaki saate bakarak anlıyorum. Saatin üzerindeki ‘Hayat kısa, kuşlar uçuyor’ sözüne okkalı bir gülümseyiş fırlatıyorum. Her şeyde bir mana aramamı ve bulduğum ilk manada mayalanmamı biraz da yaşıma veriyorum.


Ayağımın altından gece usulca yürüyüp geçiyor. Ardından kuru kalan yerlere soğuk su serpiyorum. Canlan, diyorum kendime. Ağzımdan çıkan bu iki hece arasına bir es konduruyorum. Asıl niyetimle anlaşılan arasındaki farka afallıyorum. 

Uyanamıyorum. 



23 Haziran 2016 Perşembe

Sevmek de yetmiyormuş



-Biz seninle boşandık hatırlıyor musun? Beş yıl önce. Tek celsede. Ne diye hala benliğimi sarsıyorsun bu gelgitlerinle?
-Seviyorum. Çok seviyorum seni.
-Saat sabahın beşi.
-Neden, bu saatte sevemez miyim seni?
-Sorun da bu ya. Sen beni vücuduna yüklediğin yabancı maddenin etkisiyle yokladın hep. Yemeği hep sıcak tuttun. Hafif soğumaya ya da ekşimeye başladığı anda yeni bir serüvenle karşıma çıktın. Ağzında dolanan alkolün kokusunu buradan bile alabiliyorum. Bir kez de ayık kafayla ara arayacaksan.
-Yok, çok içmedim bu sefer. Bak, normal konuşabiliyorum seninle. Dilim dönüyor, kafam da yerinde hem.

Ciğerinde on yılın tahribatını taşıyordu kadın. Göğsünü kapatsa gözlerinden fışkıracaktı adama öfkesi. Kulaklarını tıkasa artık duymamak için onun sesini, ellerine dolanan saç yumağı ele verecekti o kâbus gecenin hezimetini. Oysa çok severdi kadının kalça hizasına gelen gür siyah saçlarını adam. Rüzgârda sağa sola uçuşmasına âşık olmuştu o saçların. Denizatının bir ışıldayıp bir kaybolması gibi gözlerini kısa süreli kör etmişti o intizamlı siyah dalgalar. Önünden yürüyüp geçerken, bir de onun bakışlarını tutturmuştu tokayla birlikte saçlarına. “Az koşturmadın beni peşinden sen de. Seni tavlayabilmek için neler yaptım da ancak üç yıl sonrasında evet dedirtebildim sana” diye takılırdı kadına. Evliliklerinin sekizinci yılında duydular o çıt sesini. En çok da kadın hissetti. Moraran kolunda, kafasında oluşan boşlukta, kesik bardak ucunda, kolu kırık koltukta… Şimdi onca hasardan sonra adamın söyledikleri, yayık ayranı gibi köpürtüyordu öfkesini. Gözbebeklerinin mayhoşluğu tek ısırıkta kusturacak cinstendi. Onlarınkisi ahtapotun kolları gibi birbirine dolanmış bahttan ibaretti. Birbirine değmeden aynı evde süren farklı iki yaşamda biri nefes alırken diğeri başka bir kadının nefesini veriyordu. Sabahın ilk ışıklarında anahtar kapı deliğinde yarım turunu tamamlarken kadın da bir önceki ah’tan arta kalanları boşaltıyordu göz kapakları arasından. “Onu seviyorum” dese en azında daha kolay çözülecekti düğüm. Adam sustu. Kadın durdu. Tezgâhta bulaşık birikti. Üst üste biriken bardaklardan biri sessizliği yara yara soğuk fayansa nefretini devirdi. Parçalardan biri kadının ayak serçe parmağına değdi. Değdiği gibi kalın bir mide bulantısını kadının göğsüne indirdi.


-Ne kadar süredir?
-İki yıl oldu.
-İkinci çocuğumuzu beklediğimiz vakitler.
-Öyle…

....

Beş yıl sonra, bu kez telefonda, üstelik kendisine yönelik bir kez daha çınladı kadının kulağında o ses:

-Seviyorum işte seni. Öyle…

Vaktinde çok şey ifade eden bir cümle, hiçbir şey uyandırmayabilirdi insanın benliğinde. Boşluk. Sonsuz boşluk hissetti kadın “seviyorum” cümlesinin içinde. Cümleleri öğelerine ayırdı sonra. Eylemi gerçekleştiren öznenin, telefonun ucundaki adamın olmasına irkildi. Sevginin ne olduğunu sorgulayan o filmin replikleri aktı zihninden.

Önünde mavi mürekkeple her yeri karalanmış kâğıdın beş harflik boş kalan yerine o kelimeyi iliştirdi sonra. ‘Kara’lanmış her şeye inat o temiz çıkmalıydı bu cenkte. Adamın söyledikleri, on ikinci dakikadan sonra kendiliğinden başa saracağını bildiğinden tek laf etmeden telefonun kırmızı tuşuna gitti eli. Ardından komodinin üzerinde okuduğu kitabın açık kalan sayfasında altını çizdiği cümleye takıldı gözleri:


 "Canımın içi, böyle şeyler sadece romanlarda olur"
                                                         Cüneyt Arkın (Sıkı Dur Geliyorum)


















12 Haziran 2016 Pazar

Bu Hikâye de Mutlu Sonla Bitmiyor






Biçimsiz, isimsiz gözler tarlası gezindiğin. Yüzlerce griye denk geliyorsun günün ayak seslerinde. Kökleşmiş bir alışkanlık damarlarının rengini belirleyen. Kendine rağmen kendinden kaçmak için depar attığın yol, yine senin yolun. Geçmiş kadar dayanılmaz bir çarkı döndürüyorsun sırtında. Debelendiğin mekanizmadan kurtulmak, bir ıslık sesi kadar. Sayısız çehre beliriyor kalp odalarında. Duymak için kulak kabarttığın notalardan bozuk uğultular geliyor. Yine de duyacaksın. Duymak isteyeceksin. Sadece sen değil. Sen, ben, o… Bütün kişi zamirleri aynı cümlede düzensiz tamlamalarla birleşiyoruz o ya da bu şekilde. Kendimize rağmen kendimizden kaçmak ve çizgi bitiminde yine kendimize rastlamak için tutuluyoruz bir şeye. Tutku ile başlıyoruz. Kahramanca bir eylem gerçekleştirmenin zaferi koltuk altımızı şişiriyor. Talihimizdeki gelgitlere muazzam bir final yazmak bütün niyetimiz. Aksine şahit değilim. Varsa da gerçekten bilmemek dileğim. Geçmişin tahribatını temizleme gayem, lavlarını soluk borumdan olanca kuvvetiyle püskürtürken aksi siluetlere yüzmek için arşınlamadım kendi yarattığım cehennemi çünkü. Tam da bu sebeple onu dinledikçe bir aşkın en çok göze tebessümünü kondurması gerektiğine inanıyorum. Sorgusuz ve nedensiz hissettirmeli gözler sevişirken birbiriyle.

Kişiliğimizin izlerini taşıdığımız isimlerde çizdiğimize daha çok inanır oldum onun sayesinde. Bir şeyleri çok isteminin, tutacakmış gibi olduğu anda elinden kaçmasına hem gamlanıp hem de öncesinden daha tutkulu sarılmanın ateşi kelimelerine çarpıyordu. En zayıf harf bile onun ağzından sel gibi akıyor, karıştığı denizde hortuma neden oluyordu. Dağınık düşünce silsilesi hücum ederken üstüne, iki yıldız arasına kurduğu salıncakta düşlerini ertesi güne tekmili kıyafetle hazırlayabiliyordu. Aynadaki yansımasına dil çıkaracak kadar alaya alabildiği gibi kendini, yine o yansımasıyla ringe çıkıp kendine yenik çıkabilecek kadar tutsaktı düne. İsmimin hakkını fazlasıyla mı veriyorum sence, diye sormuştu bana bir keresinde. “Bu kadar çok şey dilemek, bedenimin ağırlığını iki katına çıkarıyor. Bu sebeple sanki daha çok koşmam gerektiğini hissediyorum. Tutamadığım heves toplarının böbrekten dışarıya atılamadığını, bunun da bana fazlaca ödem olarak geri geldiğini biliyorum. Yaptıklarımı anlatma konusunda başkalarına karşı ne kadar ketumsam, benliğime karşı o kadar cüretkârım. Deli gibi diliyorum isteklerimi. Onca yıkıntı arasında temiz kalan tek yer olan gözlerimin hatırına.”

Dokuz yıl geçmiş dostluğumuzun üzerinden. Geçen süre içerisinde gördüğü görüntüler ve bedenine inen darbeler sonunda devrim zaferini nihai eylem olarak belirlediğine an ve an tanık olmuştum. Karanlık bastığı vakitler gözlerini silip bir sonraki ana balıklama atlamayı layıkıyla yerine getiriyordu. Dünya hala dönüyorsa bir sebep de bu kızdır diye düşünürüm. Daha alacak çok şeyi olduğu için. Hezimetinin karşılığını faiziyle söke söke alacağı için. Büyümek için damarında beslenen acıda kuvvet bulduğu için.

Birkaç saat önce günlük sohbetimizi ettik onunla telefonda. İzlememem gereken bir filmi anlattı buruk ses tonuyla. Filmdeki kadının yerine koymuş kendini. Bir de bu sebeple dökmüş incilerini. Ruhum gevşek bir hamur olmuş, üzerime bana en uygun kalıbı koyup yeni benimi çıkardım o an. Soğuk parmak uçlarımı yaz sıcağında kalorifer peteğine dayadım. Kendi yazdığım cümleye başka bir öyküde rastlamış gibi, tanıdıklığın korkusu dalga dalga gelip soğuk gerçeklik rüzgârını çarptı kirpiklerime. Ağlama dedim kendime. Senin hikâyenin bir koyu rengi onun üzerinde. İçimde öfke dalgası kabarıp ayaklarımla dövdüm sonra o dalgayı. En son onun “Orada mısın?” sesiyle geldim kendime. Sonra da ekledi: “Anlayacağın, bu hikaye de mutlu sonla bitmiyor..”






28 Mayıs 2016 Cumartesi

Gün, Artık Çok Aydın


Derimin altına işlemiş, bir dürtüyle aralanıp olduğu yerden fışkırmak isteyen korku yumağının ucunu yakaladım. Gece. Uzaktan pamuk postuna bürünmüşken beni görünce ayağındaki çamurun bir kısmını kapı girişindeki paspasa bıraktı. Üzerime bir şey geçirmeden tüm çıplaklığımla karşı çapraz koltuğa iliştim. Kuruması için sandalyeye geçirdiğim kolalanmış düşlerime çevirdi gözlerini. Evin bu cephesi çok güneş almıyormuş. Kış güneşi ile de olacak iş değilmiş bu. Ne yapayım dedim. İlla giymem mi gerekmiş diyerek üşüyen parmak uçlarıma tatlı sıcak nefesini üfledi. Hala aynıymışım. Hala en çok parmak uçlarımdan nem kapıyormuşum. Kendi yarattığım cennetimde zihnime sürüyle düşünce topları hücum etti. Yine. En son bir boy aynasında karşılaşmıştım onunla. Bu karşılaşmanın en son olacağını hissetmiştim oysaki. Hislerin yanlış yerde soluklanabileceğini ve okuduklarımdan tam zıt görüşlere denk gelebileceğimi sezememek gibi tuhaf bir huyum var. Birinci şahıs tanımlardan uzaklara sürmeliydim atımı aslında. Ve hiçbir görüşün hüküm sürmediği düzlük arazilerde cumhuriyetimi ilan etmeliydim. Ağzımda kırık bir tat bırakmayan ve kanımın her boşlukta dahi fokurdadığı uzamlarda fazlaca aldığım nefesin üstünü verebilirdim belki de böylece. Vardım ya da değildim. Ortasının pek mümkün olmayacak düşlere direksiyon kırmaktı hedefim. Olmadık mekânda acıktım. Geceyi burada geçirmeliydim şimdi üstelik.

Kaç ‘ben’ var benim sırtımda? Bir taneden fazlası omurgamda ne kadar süre kalabilirdi ya da? Bir cümlede en fazla kaç yargıda bulunabilirdim? Kemiklerim kaç özneyi kaldırabilecek ağırlıkta ve? Cüretkâr istekler kol geziyor zihin odalarımda. Ağırlayamayacağım konuklara en leziz pastalarımı hazırlarken tam o esnada kapıda belirmişti o da. Çamur izinden dahi anlayabilirdim onun kim olduğunu. Ancak kendini tanıtmasına izin vermeliymişim. Başparmağını dudaklarıma değdirdi. Olduğum yere o an çivilenebilirdim. Merhaba korkum. Değişmemiş hiç kokun.


Bir müddet karşılıklı ve hareketsiz otururken biz, faziletli bir sahne yanıp sönmeye başladı duvarda. Doğru zamanda gelmenin tatlı heyecanıyla sırtını bir an dahi dönmeden eteklerinden boşalttı ümitlerimi. Bir kule gibi yükseldi sevincim. Odanın içinde bir kelebek misali dönüyordum. İçime sığmayan dürtü, soluk borumdan bir çığlıkla kopuyor, doğruca korkularımın üzerine nüfuz ediyordu. Yavaşça ve pek dingince göz kapaklarımı bu güne araladım. Ne tuhaf varlıktım böyle. Kendi yarattığım korkuyu yine kendimden bir güçle alt etmiştim. Bu doğrultuda en büyük savaşı kendime verip ve yine ben galip çıkmıştım bu hezimette. Yataktan tek hareketle doğruldum. Temiz bir tebessüm kondurup gamzeme, akan suya boşalttım korkulu rüyamı ve ardından gelen sevincimi. Geçti karanlık, dedim sonra. Gün, artık çok aydın…


25 Mayıs 2016 Çarşamba

Acı, Acıyla Tatlanabiliyormuş Meğer



Ölmüşüm. Öyle diyor beni tanıyanlardan biri. Konuşamasam da duymanın kasveti, koltuk altımda karıncalarını savuruyor. Hâlbuki anlatmak istiyorum. Deniz dibi gibi sessizliğimi, kemiklerimi yara yara bir deli çığlıkla boşaltmak istiyorum. Kısa süreli bir düşünce boşluğunda kaskatı yutuldum. İç organlarımdaki buz kütleleri, bulaşık makinesinde rengi atmış bir shot bardağına hoyratça bırakılıyor. Birazdan başkasının şevkine eğlence sebebi olacağım. Sonu gelmemiş sahneler kıyı kenar taşlarımı yerinden oynatıyor. Yirminci dakika, on beşinci saniye.  Kızıl saçları…  Görüyorum. Duymuyorsun değil mi beni? En çok sen duymalıydın beni. Yanındakine senin yerine ağız dolusu sözcüklerimi doluyorum. Senden sonra bir de onun duymasını isterdim beni. Kızma da dinle beni. Sen hülyalı bakarken önündeki meyveli pastaya, o yan masadaki kızla beş dakika sonra dışarıda buluşmak için sözleşti bile az evvel. Çok tatlısın ama bu işler böyle çözülmüyor. Koltuğa yapışmış asit dolu midenin artıkları ise, başkasının vücudundaki şehvet keşfinin ganimetleri. Çıkmıyor değil mi? Çıkmayacak. Bir gece. Saat ikiyi kırk beş geçe, doyumsuz asit yumağına çarpacak beyaz sırtın. Tırnakları arasına bulaşmış dünden kalma günahları, çorap söküğünden bacaklarına damlayacak. Çıtın çıkmayacak. Komşular uyurken ses etmemenin yüklü yükünü ağır ödeyeceksin. Bahse tutuştuğun ruhunun önünde gür saçlarına yasaklar dolanıyor. Görebiliyorum ama Allah kahretsin ki konuşamıyorum. Hâlbuki bu ve daha fazlasını anlatmak istiyorum. Kime olduğu önemi olmadan. Kabinde çok beğendiğim elbisenin fermuarı çekmeye çalışırken gireceğim lafa. Hazırlıksız yakalayacağım kendimi. Şehirlerarası yolcu otobüsünde uykuya aktığım anda kapı açılacak ve soğuk gerçeklik rüzgârı çarpacak iki göğüs arama. Geceyi delen sesle süresiz müddetle bağlantımı keseceğim maziyle. Gelecekten bakacağım dünüme. Çok pahalı diye okumak isteyip de alamadığım kitabı narince tezgâha bırakır gibi parmak ucumda sessizce geceyi delercesine koşuyorum göbek deliğimde biriken teri umursamadan.

Bakın ben ölmedim. Sizi duyabildiğim gibi çivi çakılmış tahtalar arasından da hissedebiliyorum gökyüzünü. Mavi… Başımı hafif sağa kaydırsanız görürüm belki maviyi. Çokça serpin üstüme o şeyden. Ölmeden biraz zaman önce – galiba yavaş yavaş kanıksıyorum bu durumu- ben bir mavi gördüm. Otopsi raporumda rastlamadığınız en narkozsuz hikâyemin başkahramanını ilk gördüğümde hemen anladım onun rengini. Göğe bakıyordu çünkü. Göğe bakan başka renk taşıyamazdı ya da bunu sadece ben hissetmiştim bilmiyorum. O sıra başka yöne bakarken donmuş anlardan bir fotoğraf sundu elime. Her şeyin başlamasına şahit, yüzümün yarısının gözüktüğü buğulu fotoğrafı… Bunu ben çektim biliyor musun, dedi. Bana. Bir kara parçası gibi sarsıldı bedenim. Çatırtıyı ilk dilaltımda hissettim. Yavaşça yer kaydı. Sımsıkı çekilmiş ipim tam da o salisede gevşeyip fazlalığını boşluğa belirsiz aralıklarla bıraktı. Usta bir yönetmen, tek açılık kamerayla çekeceği filmine âşık bir adam ararken ona rastlamış Kabataş’ta. “Yok be olum gelmiyor işte” derken anlamış aslında. Sen olmalısın, demiş ona. Eksik saçlarından anlıyorum ki sen olmalısın hem sevdaya hem ona âşık kişi. Adamın aşkına uygun ölçüde kadını bulmak meşakkatli işti. Kadındı çünkü. Bir şairin doğması için gidenlere inat, aksine onun geldiğinde nice söz öbeklerinin dizileceği bir kadının peşine düştü dar sokaklarda. Geniş sokaklarda aranmazdı böyle biri. Birbirine değen evlerin arasından çıkacaktı. Sekize on kala… Üzerinde mavi, dalgıç kumaşlı midi elbisesiyle birazdan dalacağı metropolde yürüyecekti kuvvetli rüzgâra karşı gözleri açık şekilde. Elleri yeni doğmuş bir serçeyi tutacak kadar minik, yüreği aç bir kalbi doyuracak kadar koca. Gözleri, görmemesi gereken şeyleri vaktinden çok sonra görmenin şaşkınlığından irice. Söyleyemediği sözleri, abaküs tahtasına özensiz dizilmiş gibi alaca ve dümdüz. Tamam dedi yönetmen. Bu, oydu. Kadın, soldan ikinci araya tam sapacakken, iki boş ve yorgun zaman arasını kuvvetli bir macunla tutturur gibi birbirine ilikledi kadın ve adamı. Sonra, düşündüğü son cümle üzerine dikkatini verdi. “Kadın ve adamı” tümlecinde “ve” hoş durmuyordu bu görüntüde. "Kadınla adam" diye başlamalıydı bu sahne.

 “Kestiiiikk!

2 Mayıs 2016 Pazartesi

Yazdıysanız Siliyorum




Şimdi konuş ya da ebediyete kadar susmaya mahkûmsun borusu üflenmiş sağ kulağımdan sanki. Rakama geçemediğim vakit kadar önce bir zamana tekabülden saat de veremiyorum şimdi. Parçanın ana fikrini bilsen yeter diyenleri de öpesim geliyor tam burada. Cümlede görev sözcükleri dağıtılırken "ve" bağlacı düşmüş benim kucağıma. Olsam iyi olur, olmasam çok önemi yok, biraz daralma olur. Bu varlık felsefemi aynı tencerede harlı ateşe verilmesine bir de ben tuz katıyorum. Hâlbuki yemeğin iyi olabilmesi için yemek piştikten sonra tuzun atılmasını söylemişti annem. Burada onun kanunları da geçmiyormuş. Bilirkişiyle bu konuyu özellikle görüştüm. Kural olmaması bunda en önemli kuralmış. Dedim, ben böyle görmedim. Bütün tezlerimi de serdim önüne. Onlar vakti zamanının cümleleriymiş diye yenisini indirdi raftan. Masraftan kaçılmış gibi her şeyi tek kelimeden ibaret olan cümleyi koltuk altıma sıkıştırıp arazi oldum en hızlısından. Koşarken ilk defa doğru geçmişe bastım. Affına sığınıp iki çay söyledim ikimize de. Yine demli ve bir buçuk küp şekerle içiyormuş çayı. Şaşırdım. Ben değiştirdim mesela. Artık limonlu içiyorum. Öyle kan değerlerim çok fazla düşmüyormuş. Benim meselem aslında onun gözündeki değerimken…

Şimdi bu yazdıklarımı son iş görüşmesine gittiğim adam okusa çok pis sırıtır. Üstüne ‘neden sinirlendiniz hanımefendi ?’ sorusunun cevabını da layıkıyla alır. Yanıltmamış olurum onu bu halimle. Evet, biraz değişiğim. Ama sandığı gibi hava basıp içi dolu gösterilen bir cips paketini açıp da sen de onlardan birisin diyemeyeceği kadar birinci tekil kişiyim. Defolu ruhumdan sarkanları süpürgeyle uzanıp alamayacak kadar boyum kısa henüz. Uzar diye tuttuğum elin parmaklarını sayamıyorsam bu da etrafın siyah oluşundan. Kimse bilmez en çok sevdiğim rengin siyah olduğunu mesela. Kimse bilmesin diye çok az giyerim üstüme bu rengi. Olmadık yer ya da durumda olmadık şeyi yaparken bulabilirsiniz beni. Geçen spor salonunda giyinme odasında yere oturup kitap okurken kızın biri odaya girer girmez afallayıp ‘pardon’ deyince asıl ona pardon olduğunu biliyordum hâlbuki. 

Beklediğin şeyin % 98 oranla olma ihtimali kesin derler. Sonra o şey zınk diye olmaz ve zınk diye çakılırsın olduğun yere. Tam da bu sebeple her şeyin göründüğü gibi olmadığını söylüyorum. Ama işte gel gör ki tam da bu sebeple insan ardını görmek istiyor. Mananın derinliğinde balıklama kaybolmak istiyor. Çoktan gündüzü satmış biri için kazanç bile sayılır aslında bu durum, değil mi?

Diyordum ya hani doğru geçmişe bastım diye. Hala aynı gemiye bakıyoruz diye bahsetmek istemedim daha fazla sohbetimizden. Şunu bilin kâfi şimdilik. İyi konuşuyor velet. Benden sonra büyümüş. Ağzı da iyi laf yapmaya başlamış. ‘Abla bak ana fikir şu dedi’ sonra. ‘Zaman… Gerisi geliyor.’ İyi de… Gerisini getirip de daha çok yüzgöz olmak istemedim onunla. El sıkışmadan da ayrıldık. Tenime değerse ilerleyemem diye orada, onu olduğu yerde bırakıp topukladım. Bilmem kaç adım sonra kolumun uyuşmasıyla koltuk altıma sıkışan cümleyi okumayı akıl edebildim. “Sev” yazıyormuş ya. Bugün sağlam yerden vuruldun kızım dedim kendime. Bu cümle de senin alacağın ana fikir olsun. 




8 Nisan 2016 Cuma

Dünya Bu Kadardı




Freni tutmayan bir aracın içinde debeleniyorduk ikimiz. Siz daha toydunuz o zamanlar, hatırlamazsınız. Son sürat yol alırken bozuk yolda, yanağınızı arka cama dayamış vaziyette dışarıya bakıyordunuz. Tümseğe geldiğimizde aracın sarsıntısını kulak arkası eder bir haliniz vardı. Kafanız cama vurduğunda yüzünüze bir güneş konduruyordunuz. Ne güzeldiniz o halinizle. Bir yandan size bir şey oldu mu diye kaygılanırken, diğer yandan kendimi alamıyordum gülüşünüze yem olmaktan.

Kimseye bir şeyi tam anlatamamanın hayfını çoktan süpürmüştünüz göz çevrenizden. Anlatmak, çoğu zaman çözümden çok düğümdü çünkü sizce. Şimdi düşünüyorum da, yanlış zamanlarda dünyaya karışmışız sizinle. Senaryo elime çok erken verilmiş benim. Ya da siz uyuyakalmışsınız gereğinden uzun. Bu büyüklüğe fazla küçüksünüz. Bedeninize sığmıyor düşünceleriniz. Birazını taşırım dedim. Hem, kocamandı ellerim. Sorun da buymuş meğer zaten.

3 Nisan 2016 Pazar

Bayat

Kaynağını lağım kazanından alan anı zerrecikleri, iç organlarımda seyre çıktı az evvel. Geçmişin tahribatını üstüme yıkıp toz olduğun son kareye balıklama atlayacağım birazdan. Bekle. Ayağıma bulaşan süresi geçmiş vaatleri buralara sen bırakmıştın, anımsadın mı?  Ben de sonra onlarla baş başa kalmıştım. Ya delirecektim, ya delirtecektim. Baktım beceremedim iki türlüsünü, günün aynı saatinde tenime abanan pişmanlığı yaladım. Susuz, tok karnına. Sahi nereden aklına gelsin? İnsan attığı çöpün arkasından bakmaz ya da doğaya bilmem kaç yıl sonra karışır, şeceresini tutmaz. Onun gibi…



Hayatımda her şeyi aza indiriyorum demiştin bir keresinde. Her şeyin azı. İnsanın, eşyanın, sohbetin, paranın… Mesela bir evim olsun.  Deniz kenarında. Derler ya hani, emekli olup sahil kasabasında yaşam sürmek istiyorum diye. Öylesinden işte. Burada yaşamak istemiyorum, biliyor musun, demiştin. Seninle olmalıyım, senin yanında denize karşı. Bunlar benim cümlelerim değil…

4 Mart 2016 Cuma

Şiiri Olmayan Şair, Öldüğünde Neyiyle Hatırlanır?





Sekizinci sınıfta okula giderken onun evinin önünden geçiyordum. Sıra arkadaşımla onun oturduğu apartmana yakın yerde buluşuyor, okula yürüyerek gidiyorduk. İlk zamanlar sabahın erken saatlerinde onu balkonda oturur gördüğümde çok şaşırmıştım. Kafayı vurup uyumak varken hava nasıl olursa olsun o orada oturup önünde bir şeylere pür dikkat bakıyordu. Kımıldamadan sanki bir şeyler okurmuş gibiydi. Balkon görüş hizamın yükseğinde kaldığı için çok da seçemiyordum ne yaptığını. Haliyle bir tahminden öteye gidemiyordu düşüncelerim.

Bir, iki derken alışmıştım onun varlığına orada. Gri fötr şapkası, üzerinde kahverengi hırkasıyla yıllanmış bedenine rağmen kanlı canlı onu her gün orada görmek, yaşama dair ümidimi kaybetmemem gerektiğini anımsatıyordu bana. Daha on dört yaşındaydım neticede. Ne yaşadım da neyin yılgınlığı vardı üzerimde bilemiyordum ya neyse.

24 Şubat 2016 Çarşamba

Olay Yerine İntikal 7

Parmakları kapı koluna güç bela değdi. Sırtına çarpan yanılgı, içinde gezinip sinir uçlarında birleşiyor, düşüncelerini yere fırlatıp parçalarını nar taneleri gibi odanın en dip köşesine serpiyordu. Çatısı altında bulundukları ev, yakalandığı farenjitten kurtulmak için boğaz temizleme antrenmanını son kez tekrarladı. Birazdan dişleri arasında gezinen balgamı ikisinin de yüzüne çarpacaktı. 




Kadın, soluksuz adımlarla ilerleyip kendini mutfağa attı. Bir müddet mezar taşı gibi sıralanmış çay bardaklarındaki yansımasını izledi. Kolunu havaya kaldırmasına, yansımasının tepkisiz kalmasını görmezden gelecek kadar zihni bulanıktı. Şimdi çıksa, iki tur atsa evin etrafında, döndüğünde onu bıraktığı yerde öylece sabit bulacağına emindi.

Bu hikâyede olmak yerine başkasının hayalinde en büyük rolü kapmak için ne yapılmalı üzerine kendisiyle münazaraya tutuştu. Fikirlerini birbirlerine her tokuşturmasında kafasında bir ampul patlıyor, bu da onun şu anki durumunu daha hafif atlatmasına önayak oluyordu. Kendince oynadığı bir oyundu bu. Ne zaman durumun ehemmiyetini fark etse bu oyunu devreye sokar, yaşadıklarını tribünden izlermiş hissiyatına kapılırdı. Bu sayede oyuncuyu yönlendirmek daha kolay oluyor, istediği zaman başka bir oyuncuyu devreye sokabiliyordu.

Çaydanlıktan çıkan buharın bitiş düdüğü ile kadın soluklandı. Bulaşık selesinden çıkardığı yeni yıkanmış ıslak bardağa açık bir çay doldurdu. Salonda kendisini bir kahvaltı masası ve destursuz gelen yırtık düşlerinin yenilmez kahramanı bekliyordu.

19 Şubat 2016 Cuma

Radyoaktif Kelimeler


İlk kez burada olduğumu söylüyorlar. Bana kalsa geçmişim ile bugünüm arasında sıkıştığım dünyamın içinden geçerken çoğu kez miskin hayaletimle dalaştığım yerdi burası. Ve girift odalarımdan kurşun kaplı ve en oksijensiz olanı…

Müziksiz, renksiz, ruhsuz.

Hazırlıksız yakalanışlarımdan çok, bir tören eşliğinde içeri girdiğimde kendisine ayrılmış yatakta ölü sineklerden kolye yaparken buldum asık yüzlü aksimi. Karşımda bağdaş kurmuş, üç yıl önce hediye edilen kol saatimin faturasını sallıyordu yüzüme. Sona kalan tek yadigârın tahrip raporunu… 

Kapı kapandı.

Şimdi istediğim her şeyi düşünebileceğim kadar yalnızdım. Kırk sekiz saate sığacak kadar anımı çantamdan çıkarıp benim için tahsis edilen sarı çarşaflı yatağın ucuna yerleştim. Yeni kesilmiş adaklık kurban gibi kendimi odanın en soğuk köşesinde dinlenmeye bıraktım.

Penceresiz, telefonsuz, insansız.

Bulunduğum odaya iki kapıdan geçerek ulaşılıyordu. Kilitli olan ilkinin her iki yanında karşılıklı iki oda vardı. Bunlardan birine alınmıştım. Kapım kilitli olmamasına karşın küçük hole çıkmam ana kapı ardındaki ışığın sönmesiyle mümkündü. Bu da akşam saatlerine denk demekti. Ana kapının her iki yanına dizilen iki siyah çöp kovası, kale muhafızı görevini layıkıyla yerine getirmenin haklı gururunu yaşıyordu. Geçen akşamdan yediklerinin hazımsızlığı, üzerine döktüğüm sodanın etkisiyle geğirerek kokusunu vücudumun her noktasına saldı.

Tiksindim. Kendimi banyoya atıp suyun altında lif eskiyene kadar derimi soymak, parçalamak istedim. Sabun köpürdükçe beyazlara bulanan bedenimden buharlar fışkırıyor, yenilendiğimi hissediyordum. Bedenime indirdiğim her darbe ile zihnimde hasarlı oyukların tıpasını kapatıyordum.

Bu şunun için, bu da en son vuku için.

5 Şubat 2016 Cuma

Tak



Zamanın çok ötesinde, günlerden Perşembe’yi ne çok geçmiş ne de Cuma’dan az saat alacağı varmış bir öğle üzeri… Ya da daha zamanın hesabını tutamayacak kadar mekanikleşmemiş bir an... Ya da vazgeçeyim ben bu kalburüstü, zihin yorucu tamlamalardan. Zamanın kanadını kırsam, arkasına tekmeyi vursam, benliğin çatısından fırlatsam parçalarını. Aşağıya sarkan tüylerini de birbirine bağlayıp çok katlı bulanık ruhumun en saf haline atlasam. Başka ben’lere çarpsam oradan. Yüzsüz yüzlü yüzlerden, mutsuz gülüşlerden seke seke çaydan geçerek şimdi kaybolan yıllarımın başında soğuk sular içsem en güzelinden. Kendi başıma paslanmış bir türkü tuttursam. Ağzıma gelen bol mazili küflü tat, tükürdüğüm toprakta bir karahindiba yeşertse. Eyletme beni söyletme beni kızım diye üstüme çemkirse sonra. Bunu duyan köyün delisi “Deli misin divane misin?” diyerek yanı başımda belirse. Bana bir gülme gelse. Zaten aklım bir yarımdan da yarım. Ben bu takım elbiseli, elinde direksiyon tutan adama  “Neresi burası?” diye sorsam.

“Sence neresi olsun be abla? Nereye gitmek istersen de buradan çok çok beş dakika tutar. Atla arkama götüreyim seni” dese.

Şimdi de abla olduk iyi mi? Ah be kızım, adam köyün içinde tam takır resmi daireye gidiyormuş halde gezinsin, hem de elinde bir direksiyonla, sen abla lafına takıl.

“Sen karışma bu işe gönül. Yapma dediklerimi yaptın bu güne kadar” diye bir güzel paylasam benim veledi. İçerler bu lafa. Hakkı... Kalsam sonra bir başıma. 

“Kızım beni unuttun. Ben beni çoktan unutmuşken üstüme yağmur bulaştırıp yerimden sarstın. Üfle söndür bu düşte yerim yoksa eğer.” 

Sana ne oldu şimdi karahindiba?

Ben hariç herkes akıllı diye hayıflansam bu duruma. Sonra bizim deli girse araya.
“Beni de unuttun be abla. Bekliyorum. Daha ilerde yolcu bekliyor. Bineceksen bin.”
Ah, desem, vahlansam halime. Geri dönmeye kalksam. Geri dönsem de geri dönmek için ilk önce insan nereden geldiğini bilmeli. Şimdi ben buradayım. Bu doğru beni olduğum noktadan bir adım öteye götürecek kadar bile içi dolu değil. İlkokulda öğretilen yön bulma yöntemlerinden karıncalı bir şey vardı da tam hatırlamıyorum ki. O çatıda bütün yüklerimden kurtulayım derken geçmiş bilgilerden yararlı olanları alsaydım biraz yanıma. Kendi aklımı bile beğenmiyorken başkasının aklını hangi süslü tezgâhta görsem çürük bu diye burun kıvırırım şimdi bir de.

Siz hala burada mısınız?

27 Ocak 2016 Çarşamba

Bir Muhteşem An Müsveddesi






Allah’ın her günü uyandığımda yapacaklarımın beni tekmili kıyafetle karşılayacağı bir günü bekliyorum. Bu düşünceyle uyuyamıyor, zaten doğru dürüst beceremediğim nefes çalışmalarına kendimi veremiyorum. Bir de vakti zamanında ile başlayan sözcüklerimi sudan çıkarıp yatmadan önce ağzıma takıyorum ki iyice kafa göz yarabileyim zihnimi. İnsan, kendi kendinin doktorudur sözünün, üç beş bilemedin on kez deneme yanılma yoluyla doğruluğunu kabul edebilmiş bir kadınım neticede. Zaten çoğu şeyi de ilk okuduğumda anlayacak kadar zeki olmadım. Çok da önemli mi bu durum? Bence değil.


Şu, bu zamanın gerisinde kalan arkadaştan neden geçmiş zaman olarak bahsediyoruz, onu da anlamış değilim. Zaman geçmiş de biz mi fark etmemişiz? Geçti zaman canım geçti… O ah şu şöyle olsaydı dediklerin var ya hani?  İşte onlar için de zaman çok geçti. Senin dünle alıp veremediğini her gün masaya özenle yatırıp giriştiğin ameliyatta ise bu günün her gün ölüyor. Ne bünye varmış sende de mübarek. Öldürdüğün her güne ağlamaktan helak olmadın. Aslan Pehlivan!

24 Ocak 2016 Pazar

Olay Yerine İntikal 6


“ Saat kaç?”

“ Vakti.”

“ Yanlış. Görebiliyorum. İleriye almışsın bazı sahneleri. Bana bile dürüst davranmıyorsun.”

“Sana bakmadan daha iyi idare edebiliyordum. Arada, tamam kabul, çoğu kez seni de oyuna dâhil ediyor, suçu ikiye bölüyordum. Doğru ya da sapıkça olması bu düşüncelerin kimsenin umurunda olmadığını bildiğimden kendimce inandığım bu doğruya tutunup insanca bir çabaya girişmiştim.




İnsanca… Bir yerden duymuşsun. Sana ait değil bu kelime. Radyoda çalan ne?”

“Ezginin Günlüğü, Bilmiyorum Ne Olacak.”

“Tam duyamıyorum. Ses ver.”


Bir dokun bin ah dinle

Döner dünya dert içinde

Ademoğlu nisyan ile biz isyan ile


“Ne şimdi bu, mesaj mı veriyorsun bana bu şekilde?”

19 Ocak 2016 Salı

Paris Sıkıntısı


Sembolizm akımının kapıları daha ardına kadar açılmadan girişte ilk duyulan çığırtkanlardan biri Charles Baudelaire.

Şiir, onun evreninde şiirin kendine has uyumundan farklı olarak bir de uyaksız tonlarla seke seke geçer düzyazı tarlasından. Kök salan her bir meyveden alınan ısırığın verdiği lezzetin sende, bende, onda farklılığıyla, farkını bugün dahi hissettirir iyiden iyiye.

Ne yaşadığını bilsen, onun nelerden beslendiği ya da beslenemediği hislerini alıp üst üste koysan deneyim denilen ağaç gövdesinde iki soluklansan ancak idrakına varabileceğin ustalardan…

Her geçtiği sıkıntıdan sırtında taşıdığı kelimelerle kurtulduğu seferinde kendisiyle yarenlik etmeye çalıştım Paris Sıkıntısı’nı çekerek ve onun öykü boşluklarında soluklanarak. Soluklanarak diyorum. Okuyunca bana hak vereceğini umuyorum. Üzerini narince kapattığı sözcüklerin ardında neler yattığını anlama serüveni “oldubitti” ye gelmeyecek kadar derin.

16 Ocak 2016 Cumartesi

Olay Yerine İntikal 5


Elinde tarihi silinmiş bir yılbaşı gecesine ait parça, henüz ıslaktı. Doldurduğu mürekkebi kenara bırakırken ıslak parçayı da kuruması için balkon mermerine dayadı. Gündüzü mayalayıp geceye yoğurduğu öfkesini soğuk fırından çıkardı. Pişmanlığın yanık kokusuna karşı bir çıra da kendi tuttu. Adam, kendi ekseninde başka ünlemlerin şeceresini tutmadan tam önce, bulanık su dolu bardakta kendince bir boşluk bırakıp gitmişti. Ardından kadının iki kış öncesinden turşusunu kurduğu düşleri, vaktinde görülmediğinden kendini şehrin lağımına bıraktı. Arkasından iki tumturaklı kelime sarf edip üstüne sifonu çekse yeriydi. Olmadı.




Kadının, muhatap diye karşısına aldığı bardaktan çıkan çiğ ses, duvar kirişine, sonra parmak aralarına çarptı. Perdeye vuran gölgesi, sürünerek midesinden yukarı çıktığı sırada ruhunun karanlığına bir nehir dolusu geçmiş kustu. Gür saçlarına dolanan dallar, içini kemirdi, adamın yadigâr bıraktığı bardağı yerinden oynattı.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...