28 Kasım 2015 Cumartesi

Karavana 1: Sarı Tezat

Asfalt altından göğe fışkırmak için can atan bir çiçeğin ömrü kadar oldu suretin. Biraz sonra kullanılmaktan yüz tutmuş bir lastiğe yem olmanın dayanılmaz yükünü tadacaksın. Hangi aba sebebiyetsin? Hangi çorak yerden kurtulmak için bu tek kullanımlık?




Düşünüp düşlerini düşlemeye yeltenemeyecek kadar bitkin bir ürkek karşındaki. Ne kadar dersen sandalye kenarına iliştirilmiş kolu sökük hırkam anlatsın sana. Fazla yaş görmenin halinden iyi anlar. Yapraksız bir ağacın gövdesinde kuruttuğum hayallerimi cebimde sakladığımdan beri yörüngesini şaşırmıştı dünyam. Bana olan da tam da o vakitlere rastlar aslına bakarsan. Bir de çekim yasasını ihlale teşebbüsle olayların seyri değişti topyekûn. Bazen sesler de güven kokabilirdi, öyle gelmişti ya da. Değil miydi?

Gecenin en yüklü anına denk geldin. Şanslısın. Otur, biraz geçmiş doldurayım heybene. Şimdi sen diyeceksin. "Bu bana fazla. Azını dahi alacak yer yok bende." Dur ben de ekleyeyim: “Sorun sende değil, bende.” İlk defa üzerime oturdu bu replik. İzin ver de ayna karşısında kendime bir bakayım önce. Kâğıttan bir kuş ne kadar süre uçabilirdi ki zaten? Keşke uçsaydı, bir balığın pullarında aşkı bulsaydı. Sonra günün belirli saatlerinde kıyıya konsaydı vuslat. Bir an için balık sudan vazgeçecek miydi? Ne çok soru soruyorum ben böyle!

Aynı fotoğraf karesine gülümsediğimizi kimse bilmeyecek. Söz! Ağır aksak gelişin gibi gidişin olduğunu da…

Yine de iyi denemeydi diyorum. Bir asfalttan da çiçek çıkabilirmiş meğer. 

Tanıtmadım kendimi değil mi? Merhaba, ben karavana!


*Devamı var...

Diğer Bölümler:

Karavana 2: Orta Durak

Karavana 3: Son Durak



24 Kasım 2015 Salı

Öğretmenlerimize... Kutlu Olsun!




1997 yılı.  Öğretmen, okulla ilk kez tanışan, minik bedenlerine büyük gelen mavi önlükler içindeki ürkek yüzleri görüyor kapı aralığından. 49 tane heyecanla çarpan kalp… Sınıf kapısından adımını içeri atar atmaz sessizliğe bürünüyor koca sınıf. Duvardaki saatin tik takı bozuyor bu sükûneti yalnızca. Gözlerde parıltı da görüyor, yanaklara düşmesine ramak kalmış gözyaşı da. İlk ayrılış anne babadan.

Çoğu anne baba, çocuğunu okul bahçesinde bekliyor, ilk zamanlar için. “Ya sonrası?” cümlesi geçiyor birçoğunun zihninden.

Alışıyor minikler zamanla okula, arkadaşlarına, öğretmenlerine. Okumak, yazmak da eğlenceli geliyor, teneffüs zili çaldığında peşi sıra bahçede oyun oynamak, kantinden sıcak simit kuyruğuna girmek, arkadaş edinmek de…

Sınıfta biri hariç herkes mutlu. Onun ise tahta sırası üzerindeki kitaba takılı gözleri. Başını kaldırıp okuma fişlerine bakıyor duvardaki. Minik yürek, öyle utangaç ki öğretmenin sorduğu soruyu bilmesine rağmen cevap veremiyor, katılamıyor arkadaşlarının arasına. Kısa süre içinde fark ediyor öğretmen bu ürkek bedeni. Tahtaya kaldırıyor onu. Tahtada yazılı kelimeleri okumasını rica ediyor ondan. İlk başta kısık çıkan sesi, sorular ilerledikçe yükseliyor. Arkadaşları alkışlıyor her doğru cevapta. Canlanmaya başlıyor, kanatları hareketleniyor olduğu yerde. Her aferin ve alkış ile ürkekliği kırılıyor. Bir sevinç kaplıyor içini. Koşarak öğretmenini kucaklıyor. O an öğretmeninin kolları arasında bedeni kaybolmuştu ama içindeki cesaret ortaya çıkmıştı. O günden sonra her ders parmağı havada olan, gözünün içine bakan biri vardı artık öğretmenin karşısında. 

20 Kasım 2015 Cuma

Uçurtmayı Vurmasınlar- Barış'a Mektup

Demir kapılara takılır mı bilmeden yazıyorum bu mektubu sana. Hoş, şimdiye dek annenle çoktan çıkmışsınızdır oradan, değil mi? Hala içerdeysen ve bu mektup tele takılırsa tekrar yazarım. Büyük amcaların kızmayacağı şekilde… Hem artık büyüdüğün için anlayabilirsin de o büyük, karışık satırları. Anlamaman daha iyiydi aslında. Gerçek- düş karışımı dünyanda kendi gözünün ardını görmeden yaşayabilseydin keşke…

Adının anlamından uzak ve adına rağmen tutsak olabilecek kadar tezat bu yaşam. “Çocuklar yalan söylememeli. Onlar gerekli gereksiz yalanları bilmezler henüz” demişti ya İnci sana? Büyüyünce yalan söyledin mi? Söylerim demiştin o zaman İnci’ye ama ben sanmıyorum bunu yapabildiğini.

Çok istediğin bir şeyi getirsinler diye yine kuşlarla konuşuyor musun? Konuşsan da getirmiyorlar değil mi?

17 Kasım 2015 Salı

Ali Baba ve Yedi Cüceler


Sahneden sinemaya uzanan yerli komedyen Cem Yılmaz, son filmi “Ali Baba ve Yedi Cüceler” ile izleyicisinin karşısına çıktı Cuma günü. Fragmana bakıldığında filmle ilgili çok fazla bilgi edinildiğini söylemek güç. Karışık gibi görünse de fragman, izleyicide merak duygusu uyandırıyor aslında bu yönüyle. Şahsi fikrim, Cem Yılmaz’ın yine ortaya iyi bir iş çıkarmış olacağıydı ki, bu sebeple soluğu beyaz perdede aldım.

Bahçelere konulan seramik cüce satan,  küçük ama büyüme yolunda ilerleyen esnaf Ali Şenay, kayınbiraderi İlber ile Sofya’da düzenlenen bir fuara katılmak için Bulgaristan’a gider. İlk başta dikkat çekmeyen seramik bahçe süsleri, Rus mafyanın çemberine girince Şenay ve İlber, kendilerinin de tahmin edemeyeceği bir maceranın içinde bulurlar kendilerini bir anda.

Ünlü komedyen, G.O.R.A ve devamı A.R.O.G’da olduğu gibi iki farklı karakterle karşımıza çıkıyor bu filmde de: iyi adam Şenay ve kötü adam Boris Mançov… Yine bir iyi-kötü savaşı içerisinde buluyoruz kendimizi. Bu sefer uzay yolculuğunun yerini masalsı bir tada bırakıyor Cem Yılmaz. Senaryo itibarıyla da takip etmesi keyifli.  Komedi ile başlayıp kötü adam Boris Mançov kendini perdede gösterdikten sonra aksiyon, Kara Orman Laneti ve zombinin ortaya çıkması ile fantastik hava da karışıyor bu masalın içine.

Çetin Altay’ın canlandırdığı İlber; şüpheci, iyimser ve bir o kadar saf olmasının yanı sıra filmin sonlarına doğru zombiye dönüşerek farklı bir karaktere bürünüyor. Zor durumlarda öne atılarak olayın üstesinden gelinmesine katkıda bulunması ile biraz fantastik biraz da komedi bir araya geliyor.

14 Kasım 2015 Cumartesi

Usta'ya Saygıyla: Orhan Veli Kanık



İstanbul Beykoz’da doğmuş bir garip Orhan Veli. Çok âşık olmuş, hiç evlenmemiş. Tarifsiz kederler içinde…

10 Kasım 1950. Orhan Veli, Ankara’ da belediyenin açtığı bir çukura düşmüş, başından yaralanmış. İki gün sonra İstanbul’a dönmüş ve arkadaşının evinde fenalık geçirmiş, hastaneye kaldırılmış. Beyin kanaması geçirdiği anlaşılan Veli, 14 Kasım 1950’de aramızdan geçip gitmiş.

Öyle güzel anlatır ki kendini mısralarında, bırakalım kalemi en iyisi, Orhan Veli’yi duyumsayalım Müşfik Kenter’in sesinde...


Saygıyla…




Bu Fincanı Kapatıyor muyuz?



“Ay sen fal mı bakıyorsun?”

Bitti yine o cümle tohumu yanı başımda. Kem küm diyemeden “Bakar bakar, hem de bir bakar ki hayatını önüne dizer beş dakikada.”

Bakarım ya ne diyorsun! Hemen iç, kapat fincanı. (Az kaldı, artık gerçekten inanmaya başlayacağım şu yalana.)

Aslında falın yanından dahi geçemeyecek biriydim. Kahve fincanını elime tutuştur, ne görüyorsun diye sorsan sadece telve derdim. Net. Sonra bir gün işler değişti. Kalabalık bir arkadaş grubuyla oturuyoruz. Bir an geldi, muhabbet tıkandı. Bir sıkılmalar, herkes telefonuyla ilgilenmeler derken içlerinden çok kıymetli (!) bir arkadaşım “Özlem çok güzel fal bakar biliyor musunuz?” diye ortaya bir bomba bırakıp kenara çekildi. Etrafta benden başka benim ismimde biri olmadığına göre galiba ben fal bakıyorum? Bir şey de diyemedim. Ay bakamam der gibi oldum bir ara, sanatçı kaprisi yaptığımı düşündüler. Neyse dedim. Bakayım da sussunlar, kapansın bu bahis. Hem muhabbet olur, içim şişti suspus oturmaktan. Kapalı fincan önüme koyuldu. Ne falı ya ne falı diye içimden söylene söylene açtım ters çevrilmiş fincanı. Fal baktığım kızı da az çok tanıyorum. Başladım hayatından bir şeyler söylemeye. Üstüne de kendi yazdıklarım ile ilk denemede başarılı olmuşum!

“Bildi kız valla.”

Deme öyle deme. Senin o cümlen bende ne yaralar açacak, biliyor musun sen?
O gün bütün arkadaşlara baktım oradaki. Bir de at var kuş var değil de hikâyeleştirerek anlatmam mest etmiş onları. Nereden yaptıysam böyle şey…

11 Kasım 2015 Çarşamba

Bir Güç Savaşı: Doğa ve İnsan





Yıkarak var olmaya çalışırken sayısız kez aynı nehirde yıkanıyordu. Üstüne sıçrayan kayıplara, hasarlara inat bir ‘daha’, bir ‘ben’, bir ‘çok’ olma isteği ile… Sahip olduğu aklı kullanarak türlü icat ve keşiflerle korundu onun felaketlerinden. Doğaydı o. Hırçın tarafı olsa da şefkatliydi. Bir versen beş alırdın. Huyuna git, iyiye kullan sunduklarını, fazlasıyla al bereketini. Ancak bir ana – evlat ilişkisinde hain evlat oldu insanoğlu.  Ona muhtaçlığını görmezden gelip onun sunduklarını ona karşı kullanma mücadelesine girişti.  Bir denge üzerine kurulu düzeni bozup kendi düzenini kurarak bozuk düzende hükümdarlığını ilan etti. Ölümsüzlük iksiri sunsan onu da içecekti. Ne muazzam bir var olma çabası!

10 Kasım 2015 Salı

Onun Son Cumhuriyet Bayramı





Cumhuriyet Bayramlarının günlerini ve gecelerini sabahlara kadar ayakta geçiren o zevkli, keyifli ve neşeli Atatürk, hayatının son Cumhuriyet Bayramı’nın gününü ve gecesini, Dolmabahçe Sarayı’nın bir odasında ölüm döşeğinde geçirdi. Süzülmüş, takatsiz ve solgundu. Artık günleri değil, saatleri sayılıyordu. Kesik kesik konuşuyor, yanındakiler de onu onaylayacak laflar söylüyorlardı. Bir aralık pencereden bol ışık aksetti. Elektriklerle donanmış bir Boğaziçi vapuru, sarayın rıhtımına yanaşacak kadar yaklaşmıştı. Alkışlar, ölümün kanat gerdiği bu hüzünlü odanın matemli havasını dalgalandırdı. “Üniversite gençleri tebrike gelmişler” dediler. İşaret etti, kollarına girildi. Pencere kenarındaki koltuğa oturtuldu. Ayağa kalkmak istedi, kaldırıldı. Eliyle vapurdakileri selamladı. Görüldü mü, sezildi mi bilmiyorum. Vapurda bir alkış tufanıdır koştu. Yaşa sesleri göklere yükselirken vapur da hareket etti. “Dağ başını duman almış” ın ilk nağmelerini işiten Atatürk, yanındakilere döndü. Cansızdı fakat gözlerinde zekânın ve iradenin ışıkları parlıyordu. Fütursuz ve teessürsüz bir sesle gençlere işiteceklermiş gibi: “Bu bayramlar ve yarınlar sizindir, güle güle…” dedi. Atatürk yatağına yatırıldı. Kılıç Ali’yi sert bir öksürük tuttu, dışarıya fırladı. Ben de çıktım.

Hemşiresi, kızları, arkadaşları, adamları için için ağlıyorlardı. Ben de onların arasında idim.*

                                                                                              Şükrü Kaya
                                                                                              -Hatıralar-


* Yalın İstenç Kökütürk ’ün Atatürk’ü Anlamak adlı eserinden alınmıştır.


Saygıyla...



9 Kasım 2015 Pazartesi

10 Kasım: Atatürk’ü An(la)mak


Sınıf tahtasının üstündeki çerçevelerin birinde gülümsüyor. Üzerinde yakası tüylü siyah kabanı. Orta sıranın en önünde oturmuşum. Ders sırasında ara ara kafamı kaldırıp bakışlarına bakıyorum ne diyor olabilir şu an acaba, diye. Bana öyle geliyordu ya, sanki dersi dinlemezsem ya da yeterince çalışmazsam kaşlarını çatacaktı yukardan bana. Bir de sınıfta ne tarafa gitsem gözleri ile beni izliyormuş gibi geliyordu.


İlk 10 Kasım’ımdı. Öğretmen onun ölümünü anlatıyordu. Bense gözüm kapıda, sınıfın kapısı birden açılacak ve içeri o girecek sanıyordum. “Yüreğimizde yaşıyor”. Ondan herhalde. Siren sesinin, saatlerin durduğu o vakitte çalması da ürpertmişti beni. “Gelecek o. Kapatın şu sesi!”


Şimdi gülümseyerek andığım o anın büyüsü nasıl bozuldu, nasıl farkına vardım bilmiyorum gerçeği ama sevindiğim taraf, Atatürk aşkıyla büyümek ve onu, olduğu değerinden hiç düşürmemek…

Anmak, anlamaya çalışmak, anlamayı istemek, kavrayabilmek…
Devrimci, entelektüel, asker, sanatsever bir eylem adamını…
Bir büyük insanı…
57 yıllık yaşamını…
Yukarıdan kaşlarını çatmışsa şu an,
Ya da izliyorsa nereye gidersek bizi…
Tam da öyle…
“İzindeyiz.”diyoruz ya
İzindeyiz…
Ve sonsuza dek…





5 Kasım 2015 Perşembe

Devlerin Aşkı: Bir Bülent Bir Rahşan



“Tarih onu hangi yüzü ile anımsayacak? Solu iktidara taşıyan dürüst siyasetçi, devletin güvenilir çınarı, politikaya zarafet ve tevazu katan şair mi, yoksa solun birliğini engelleyen inatçı, kuşkucu, yalnız bir lider mi? Demokrasinin kilometre taşlarında acaba kaç kişi dağlara taşlara yazılan Karaoğlan Efsanesini anımsayacak? Ve kaçı siyasette zirveden cezaevine, cezaevinden yeniden zirveye yükselişin ve sonra sandıkta unutulup gidişin nedenlerini sorgulayacak? Türkiye son 50 yıla damgasını vuran lideri ve Cumhuriyet aydınını, ülkenin en kritik günlerinin kaptanını nasıl anımsayacak?” ile başlıyor Can Dündar, Bülent Ecevit’i anlatmaya…




Yaşım yetmez onu yaşamaya, anlamaya. Belgesellerden, kitaplardan, televizyonlardan gördüğüm, anladığım kadarıyla algılayabildim onu. Bir şiiri, bir de çay içmeyi çok severmiş. Arkadaşları arasında “Hacı” olarak anılırmış. Hem dine hem laikliğe bağlılığından olabilirmiş bu. Öyle diyor Bülent Ecevit. Siyasetçiliğinin yanında duyarlı bir şair olması ve eşine son anında dahi bağlılığı ilgimi çekmişti hep. Tüketim toplumunda çabuk tükenen aşklara karşı devlerin aşkıydı onlarınki.  Otobüslerde, miting alanlarında, sokaklarda ve nihayetinde hastanede hep el ele, göz göze, gönül gönüle..




Robert Kolejinde tanışmış Rahşan ile Bülent. 22 Ağustos 1946’da Çocuk Esirgeme Kurumu’nun salonunda sade bir törenle evlenmişler. 12 Eylül darbesinden sonra bazı yazılarından dolayı cezaevine gönderildiğinde eşi Rahşan Hanım, iki mum almış. Mumlardan birinin üzerinde kız çocuğu, diğerinde erkek çocuğu resmi varmış. Kız çocuğu olan mumu Bülent Bey’e vermiş, diğerini kendi almış ve "Yılbaşını birlikte geçirmiş gibi yapalım. Bu mumları aynı anda saat 24.00’e beş kala yakalım." demiş. O yılbaşını böylece birlikte geçirmiş gibi hissetmişler.

Ardından (Gülten Akın Anısına)



Kadın gider ve 
Bir şair doğardı şiirin birinde
Yine aynı şiirde kadının gitmesiydi şiir
Sen gidince ne oldu şimdi?

Kimse vakit bulamıyor derdin ya ince şeyleri anlamaya
Bu incelikler miydi yoksa sebep?
 ...
Kadın eli şiire değdi
Şiir kadına karıştı
Kadın gitti
Şiir kadını yaşattı

...








3 Kasım 2015 Salı

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku

Hikâye, dedim. Gel seninle anlaşalım. Sen yarım kal, adını da ‘Yarım Kalan Hikâye’ koyalım.
“Sen zaten neyi tamam ettin ki?” dedi bana.
“Aslında tam diye bir şey yoktur.” dedim. “Her tam, bir üst yarımın alt basamağıdır. Yani yarım da bir bütündür.”



Bu satırları okudum. Dur, dedim ben de. Sen çok dolusun. Böyle ayaküstü konuşmak olmaz. Bir sandalye çekiyorum hemen yalnızlığının yanına. Baştan anlat ya da sen başla zaten benim de kafa sağanak. İki yarım bir düze çıkar önünde sonunda. Yoksa vahim…  

Olaya bak, sen kalk bir hikâye yazmak iste. Hikâyedeki adamın, kadına olan sevgisinden ruhu odalara, eve sığamasın. Adam her sabah kadından önce kalkıp şehrin uzak yerlerinde dolaşsın, insanlarla muhabbet etsin. Akşam kadından önce eve gelip günün hikâyesini evin bir yerine iliştirip tekrar arazi olup gece uyuyan kadının koynuna sokulsun…

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...