29 Ekim 2015 Perşembe

Kutlu Olsun!




Her doğum sancılıdır elbet. Ama sen, doğumların en sancılı ve kutlu olanı ile bundan doksan iki sene önce, nefes alıp vermeye başladın sana inanan bir halkın yüreğinde ve bu topraklar üzerinde. Varlığın, varlığımızın müsebbibidir. Kutlu olsun!




“Yemek sırasında : "Yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz!" dedim. Orada bulunan arkadaşlar, hemen düşünceme katıldılar. Yemeği bitirdik. O dakikadan sonra, nasıl davranılacağı konusunda kısa bir program belirleyip arkadaşları görevlendirdim.
Belirlediğim programın ve verdiğim yönergenin uygulanışını göreceksiniz.
Baylar, görüyorsunuz ki, Cumhuriyet ilânına karar vermek için Ankara'da bulunan bütün arkadaşlarımı çağırmaya ve onlarla görüşme ve tartışmaya kesinlikle gerek görmedim. Çünkü onların gerçekte ve doğal olarak benimle bu konuda eş düşüncede olduklarından kuşkum yoktu. Oysa o sırada Ankara'da bulunmayan birtakım kimseler, yetkileri olmadan, kendilerine haber verilmeden ve oy ve onayları alınmadan Cumhuriyetin ilân edilmiş olmasını bir dargınlık ve ayrılma nedeni saydılar.

28 Ekim 2015 Çarşamba

İyi Ki Doğdun Gözüm!



On dokuz sene evvel... Evimiz küçük. Maçka’nın her mevsim bulanık akan dere önüne dizilen evlerin birinde, gece dere şırıltısıyla uyumanın zevkini tattığım zamanlar… Okuma-yazmayı artık iyiden iyiye sökmüş ben... Kıvırcık, gür saçlarım, şarkılara tam o vakitlerde dolanıyor.  Müzik setimizi daha yeni almışız gazeteden biriktirdiğimiz kuponla. Telefunken marka. Önceki eskidiğinden değil. Bu yenisinin hoparlörü taşınabilir, ondan almışız yenisini. 






Bir gün okuldan çıkmışım yine, eve girmek üzereyim. Daha apartman girişinde bir sesle karşılanıyorum: “Gözüm yaşarıyor, yüreğim kanıyor. Olmasaydı sonumuz böyle.” Apartmandaki diğer sakinler bilirdi. Alışmışlardı o yüzden saat 16:00 gibi bizim evden abimin açtığı şarkılara. Ama yeni almışız ya müzik setini. Daha bir haykırdı o yüzden bu sefer ses. Misafir odasında yankılanan sesin sahibini yeni tanımıyorum. Okumayı hızlı söküşüm ondandır biraz da. Abimin aldığı Ahmet Kaya kasetlerini gizli gizli alır, şarkı sözlerini ezberlemeye çalışırdım bağıra bağıra. İzin vermezdi abim çok kaset kapağını almama. Kırıştırırmışım. Parmak izlerimin bulaştığı o kapak, benim çocukluğum… Çocuk şarkıları değildir hatırladığım o sebeple. 

Dokuz yaşındaydım. Uyandığımda duvarda resmini gördüğüm, çocuk aklımla şarkılarını ezberlediğim büyük adamdı o. Sonra büyüdüm. Ben büyüdüm, ilk ezberlerimin yadigârını taşıdım benle birlikte yüreğimde. Kasetleri de masamda… Alçak sesle dinlendiği döneme inat evimizden haykırarak içimi delen ses.. Ah!.. Ah ki ah! İyi ki doğdun gözüm!



21 Ekim 2015 Çarşamba

Azami Fasıla






Bir geniş zamanın değişmez gizli nesnesiydi son kez. “Bakarız” lara maruz kalıp yokluklarda muğlaklara dalan… Makûs talihinin tatlı tesadüfü olarak kayda geçsin bu da. Çok mu? Telafisi mümkün, tedavisi güç, yaşanması zaman alan ne varsa heybede şimdi. Sahi, bu şarkıların gözü hala kör değil mi? Çok savsakladı bu yetkililer işleri. Önce rüyalardan başlamalılar hâlbuki. Baktı kuşlara uzanan tek el o, güzel rüyaları kendine yasaklayacak kadar uyanmayı seçti kendine… Bir de modası geçmiş, çekmeceye sıkıştırılmış ve yıllar sonra bulunan cep telefonları var hesapta olmayan. Sırtı dönük bir fotoğraf, kontörü olmadığı için gidenler kutusuna düşmüş bir mesaj ve rehbere iyelik ekle kayıtlı numara. İyilik tahribinin son neferleri bunlar... Hayatının tragedyası sahnedeydi sanki. Ya da ona öyle geliyordu. Masumiyet güftesinin son nakaratı geçmişti aklından. “Bunların sebebi sensin” de takılı kalan… Duymuş muydu? Bu da kayıtlara geçsin o zaman.  Az mı?


   

                                                           
  

16 Ekim 2015 Cuma

Mutsuz Olmak: Bir Yüreklendirme




“ İlan panoları ‘Mutluluk!’ diye bağırır. Reklam spotlarından ‘Böyle mutlu olursunuz!’ kıvılcımları çakar. Broşürler ‘Daha fazla mutluluk!’ vaat eder. Gezi düzenleyen kuruluşlardan ‘mutlu olma garantisiyle’ yer ayırtabilirsiniz. ‘Direksiyonu mutluluğa kırmanın yolları’ başlığı atan gazeteler, çok geçmeden hararetle sorarlar: ‘Niçin mutlu değiliz?’” 



Mutluluk dayatmasını sorgulamaya bu cümleler ile başlıyor Wilhelm Schmid “Mutsuz Olmak, Bir Yüreklendirme” adlı eserine. Bir görev halini aldığında mutluluk, normatif anlam kazanıyor ve bu süreç mutluluğu zorunluluk çemberine sokuyor ki bu durum, halinden hoşnut olmamayı beraberinde getiriyor kuşkusuz. Dış koşulların olur ya da olmaz birçok metası ile sürekli kuşandıkça insan, ‘mutlu olmak zorunluluğu’ vebasına da yakalanmış oluyor dolaylı yoldan.

Başarılı olmanın mutluluk getirdiği ve bunun yaşam sanatının bir ödevi olduğunu kabul eden Schmid, başarısız olmanın da her zaman ihtimaller arasında olduğunun göz ardı edilmemesini vurguluyor. Asıl mutsuzluk, başarılı bir hayatı mutlu hayatla eşdeğer tutulduğunda şekillenecektir ki bu düzlemde başarılı hayatın, gölgeli hiçbir yanının olmadığını kabul etmekle paralel bir yanılgıya düşmek demek olduğunun altını çiziyor yazar.


Hayattan zevk almanın mecburiyet dâhilinde olması, her aksaklığın arıza olarak nitelendirilmesine neden olacaktır. Mutlu olmak sizin için sağlıklı olmak demekse hafif bir soğuk algınlığı mutluluğunuza gölge düşürecektir.

15 Ekim 2015 Perşembe

Sıcak Passiflora



Bir bitki çayı tutkunu olan ben, şu sıra yeni bir çayla tanıştım: Doğadan Passifloralı Bitki Çayı. Bu passiflora ile tanışıklığımız ilk kez değil elbet. Üniversite sınavlarına hazırlanırken uykularım altüst olmuştu. O dönemde doktorumun tavsiyesiyle Passiflora şurubunu kullanmıştım. Zaman geçti, yaşamın sıkıntısı, yükü ağır bastıkça aklımı, bedenimi yerçekimine karşı koruma adına kullanmaya başladım. İşe yaradı da. Günün yorgunluğuna ilaç olduğu gibi kendimi de yeniliyordum onun sayesinde. Kendisiyle zamanla öyle sıkı bir bağ kurduk ki kendisine ad bile takmıştım. Konyağımdı o benim. Öyle sık kullanmaya başlamıştım ki bir arkadaşım bile duruma kolayca alışmış: “Nerde senin şu konyağın?” muhabbeti aramızda dönmeye başlamıştı. Gerginlik anında ilk başvuracağım cankurtaranımdı o. Bitkisel olması, herhangi bir yan etkisinin görülmemesi ile rahatlıkla kullanabileceğim şurubum olmuştu bir anda. Zaten çok fazla ilaç kullanmayı sevmeyen benim için bu, biçilmiş bir kaftandı.

13 Ekim 2015 Salı

Vicah

Kabul edilemez bir yanlışın ortasında durdum bugün. Yüzümü yanmış kablo kokulu rüzgara dönerek... Ayağıma yok sayışlar, görmezden gelişler ve yer yer fark edilişlerin paslı çivileri takılıyor şimdi. Bu yaralarla senelerce yaşayıp şimdi varlığından haberdar olmanın şaşkınlığını atamıyorum üstümden. Mazur gör. 





Bir filmin kaç senaryosu olursa o kadarını izleyip, sonun, aynı kavşaktan dönmeden olduğu yerde aynı bataklıkta gark olduğunu biliyorum. Anlatmana lüzum yok. 

Tesellinin tesiri dahi edemeyeceği müşkül yerlerden geldim. Alışkınım. Kusurunun bakılacak yüzsüz yüzü yitik bu sebeple. Biriktirdiğim şarkılar, zaruri hissiyatın ve eylemin ellerinde parçalarını havaya savuruyor. Bu duyguyu sevmiyorum artık.

10 Ekim 2015 Cumartesi

Benim Adım Barış



Benim adım Barış.
Var olma sebebim Savaş.
Onun karşısında oldum
Dünya kurulduğundan beri.
O olmasaydı bana gerek yoktu.
Düzen, iyilik olan bir yerde
Neden özellikle isteneyim ki?

Keşke hiç var olmasaydım diyorum
Her zamankinden çok şu sıra.
Yanlış yerlerde yaşadım bazen
En çok beni yaşatmak isteyen topraklarda can verdim.
Çok mu kötüyüm
Adım anıldığında yer-gök kırmızı oluyor?
Adımı da kararttılar
Üstüne kin, hırs tohumları ektiler.
Ölüyorum, anlıyor musunuz?

Ne Diyordun?

“Anlat dinlerim, demişti. O anlattı, ben dinledim.” Hayatını bu yedi kelimeye sığdıracak kadar azaltmıştı kendini. Oysa odası kullanılmamış ne cümlelerle doluydu. Bu, şu gün lazım olur diye biriktirdikleri, bunu yanıma alayım dedikleri ile kullanılmamış neler vardı. Kimse bilmedi, kimse duymadı. Baktı olacağı yok. Gömüldü. Gelecek güne hazır olsun diye tozunu aldı, katladı, rafa koydu onları.
İnsanlarla arası iyiydi. Hayır, insanların onla arası iyiydi. Güzel sır saklardı da. Bazen insanlar hakkında olmadık şeyleri dahi bilmesi kafasına ağır geliyordu. Küçük elleri vardı, bir de ayakları...



Yedi kelimede anlattığı hikayesini dinlemem birkaç saniyemi aldı. Üzerinde düşünmekse...
...
Nurtopu gibi bir yeni hastalığı oldu çağımızın: sözde iletişim. Kendi derdimiz ve sevincimizle öyle kuşatıyoruz ki etrafımızı, bir misafirin uğrayacak dermanı kalmıyor oralara. Açmıyoruz, girmiyoruz başkasının bahçesine. Yeltenmiyoruz bile buna. Dinlediğimiz sadece kendimiz...

8 Ekim 2015 Perşembe

Trabzon'da Farklı Mekanlar 1 - Kulüp Bahçe Kafe

Çekip gitme isteği çok yaşar Trabzon insanı. İmkansızlıklar, kabuğu kıramamalar, anlaşılmazlıklar... Çoktur sebebi gitmek istemelerin.. Çok defa gittim ben de. Geldiğim yer yine burası oldu ama. Kalamadım. Şu ara yine gitmelerdeyim. İşte ne zaman akıl odalarıma çarpsa bu ateş, kendimi atacağım bir yer var artık burada. 





Dağ yürüyüşü ile ilgili yazımda da bahsetmiştim. Şehrin elektriğini üzerinizden alan, sizi başka diyarlara götüren,  şehir merkezinde şirin bir mekan var Trabzon'da. Bu şehri ziyaret etmek isteyen ya da burada yaşayıp hala varlığından bihaber olanlara tavsiyemdir Kulüp Bahçe Kafe.

7 Ekim 2015 Çarşamba

Bir Squat Nesli Kolay Yetişmiyor


Kadınları anlamanın zor ve her birinin farklı olduğundan yakınır ya hani erkekler? Bu farklılıklara bir yenisini daha ekleyebiliriz bence: squat çılgını kadınlar! Erkekler de bu tutku sarmalında olabilir ama bir kadının squat aşkı yanında solda sıfır kalır. Nereden mi biliyorum? Hiç canım, bizim bir arkadaş var da ordan :)

Kırk yıllık çömelme olmuş sana squat


Bu squat olayı aramıza yeni katılan bir spor değil aslında. Çömelme ya da eğil-kalk olarak da anılıyor.



Acı yok Rocky!


Eğil-kalk diyoruz da nasıl eğileceğiz, nasıl kalkacağız? Hareketin yanlış uygulanması sonucunda yarardan çok vücudumuza zararı olma riski de var. Omuz genişliğinde ayakların açık olduğu durumda eller karşıyı gösterecek şekilde ayakları hareket ettirmeden aşağıya doğru çöküyoruz. Bu esnada kalça geriye doğru giderken belimizi içeriye doğru ittirip göbeğimizi öne doğru çıkartıyoruz. Squat temelde bundan oluşmakla birlikte bu işe gönül verdiğimizde sayısız çeşidini uygulamakla hareketin zorluk ve etki derecesini aynı oranda arttırmış oluyoruz. Sadece kalça şekillendirmekle kalmayıp bacaklar da bir zarafet kazanmıyor da değil.

6 Ekim 2015 Salı

Trabzon Sanat Günleri



Ekim ayının gelmesiyle birlikte güzel şeyler oluyor Trabzon'da.  Şehirde sanatın kokusunu alıyorsunuz caddelerden geçerken.  Bir kafede otururken ya da bir kitabevinin camekanında gözünüz bir afişe takılıyor istemsiz. Ben bu ayı daha şimdiden çok sevdim o yüzden. Tiyatrolar da perdelerini açıyor 8 Ekim'de Ziyaretçi oyunu ile. Sonra 15-18 Ekim'de Atapark Avşar Sinemaları'nda 15 film gösterime giriyor. 16 Ekim'de Cem Adrian konseri de var ki tüm hücrelerimde şölen başlıyor bunları düşününce.





Başka bir şey daha var şu sıra Trabzon'da olan. Şehrin önemli sanat kuruluşlarından Trabzon Sanatevi tarafından bu yıl yedincisi düzenlenen Trabzon Sanat Günleri başladı 3 Ekim'de.  10 Ekim'e kadar sürecek etkinlik, edebiyat, sinema, tiyatro, müzik alanından isimleri sanatseverlerle bir araya getiriyor. Söz konusu etkinliği diğerlerinden ayıran bir özellik var bir de. Bu yıl ilk defa Trabzon Sanat Günleri,  uluslararası olarak düzenleniyor. İran, Gürcistan ve Rusya'dan farklı sanat dallarında sanatçıların konser ve sergilerine katılma imkanı bulabiliyorsunuz. 

4 Ekim 2015 Pazar

Ya Sev Ya Terk Et

"Ya hep ya hiç, ya gel ya git
Ya az ya çok, ya var ya yok
Bugün beni ya sev ya terk et
Yakın uzak, iyi kötü
Yaşa ya da unut dünü
Bugün beni ya sev ya terk et
Ya içindesin ya dışında
Nasıl olurdu diye meraktansa
Kazansak da kaybetsek de
Denemeye değmez mi?
İkimiz de yorgunsak da
Denemeye değmez mi?
Ya hep ya hiç, ya gel ya git
Ya az ya çok, ya var ya yok
Bugün beni ya sev ya terk et
Yakın uzak, iyi kötü
Yaşa ya da unut dünü
Bugün beni ya sev ya terk et
Ya içindesin ya dışında
Nasıl olurdu diye meraktansa
Kazansak da kaybetsek de
Denemeye değmez mi?
İkimiz de yorgunsak da
Denemeye değmez mi?"


Şebnem Ferah'ın  "Od" albümünün şu ara en sık dinlediğim şarkısının sözleri yukarıda paylaştığım. Sözlerinin derinliğinde kaybolurken kliple de  toplumun kanamaktan iliğini kurutan yarası bulaşıyor üstüne. Konu üzerine kaç haber yapıldığı,  program düzenlendiği, eylem ya da şarkı yapıldığı hakkında  sağır olası geliyor insanın. Duymalı oysaki. Gözüne soka soka  gösterilmeli daha fazla. 

2 Ekim 2015 Cuma

Merkezkaç




Sonra aksak kelimeleri saçtım etrafa. Ruhumun en bulanık yerinden kızgın dibe daldım. Burası iyi. Beni burada unutun.







Zaten hiç var olmayan bir şeyin yokluğunun yükü olmazdı. Yoktum. Geldim. Geçtim... Asıl şimdi tamım. Eksik diye ucundan tırtıklayıp da alamadıklarım şöyle dursun. Olduramadığımla kalsın. Kalsın ki unutmayayım. Zihnimin her köşesini kaşısın... Ama sen unut. Unut ki her tekerrüründe hatırla. Hatırla ki hatırım kalsın. Aksi varsa da varsın olsun.

Yazıyorsam Sebebi Çok




"Konuşamıyorsan yaz." demişti. Kim demişti, hangi aydı, hatırımdan çıkmış bir vakitte başladım yazmaya. İlk çığlık kafamda yankılandı. Kafamın içinde biri bir şeyler yazıyor, çiziyor, siliyor...Ardından parmaklarım uygun zamanı kollayıp harekete geçti...Kolay iş değilmiş yazmak. Zihnini kaşıyan, seni rahatsız eden bir itici güç olması gerekmiş...Sonra zaten bir gün masa başında buluyorsun kendini uçuşa geçmek için..





Genel Sekreterlik görevini sürdürdüğüm Doğu Karadeniz Sanayi ve İş Dünyası Federasyonu'ndan bundan dört ay önce ayrılma kararı aldım. Kısa süre sonra bu kararımı hayata geçirdim. Bulunduğum görev sürecinde ucundan kıyısından hep tuttum yazının. " Senin yazın iyi. Şuna bakıver hele."  cümlesi  karnımda çalan zili bir nebze susturuyordu, beni doyuruyordu.  Ama doydukça acıktım. Açlığım arttıkça duramadım ve sonrası işte bu...

10



Bir Bülent Ortaçgil şarkısı gibi olsun gidişin. Mutsuzluk olur mu hiç o şarkılarda? Onun gibi işte...Sen git ama içinde gülümseme olsun. Uykuya dalmadan önceki mahmurluk bedeninde dolaşır gibi. Boşvermişliğin rahatlığına akar gibi. Giden gitmiştir, kalan yanı başına oturmuştur çoktan. Şunu da bilirsin ki vereceğini vermiş, alan fazlasıyla doymuş ve sen eksilmişsindir. 







Doğa Seni Çağırıyor!



Yürüyünce yollar aralanır. İlerlemektir yürümek çünkü. Durmak ne kadar zor bir eylemse yürümek sudur. Ama toprak, ama çamur, ama çimen sesinde... Sen nereye bastın anılarından? Hangi bulanık suyun üzerinden atladın? Belki sarı gökyüzüne bakmışsındır yarı kısık gözlerle...


Her başlangıç için bir adım gerek ya hani? Bende de ayaklarım ayaklandı önce. Kalk, dedi, gidiyoruz. "Çok durdun. Başlangıcın buradan olduğunu söylüyorum sana, anlıyor musun?"






Bir gezi hikayesinin başlangıcıdır bu. Benim gibi yeşili, dağı, tepesi bol yerde yaşıyorsan yüzünü doğaya çevirme ihtimalin pek yüksek. Bir şekilde, zamanının bir köşesinde, bir parçan "Doğa seni çağırıyor!" diyecek.  Bendeki sesle, şehrimde, bende şehrimden uzak yerdeymişim hissiyatı uyandıran bir yerde, Kulüp Bahçe Cafe'de  karşılaştım (Bu cafeye başka bir yazımda özellikle değinmek istiyorum, böyle araya sıkıştırmakla kalınmayacak kadar şirin çünkü). 

Ataraksiya



"Kendimi mi öldürsem yoksa bir fincan kahve mi içsem?" diyen Camus'a selam çaktım az evvel...
Bir kahve daha içelim de düşünürüz dedim sonra...







                                          
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...