30 Aralık 2015 Çarşamba

Olay Yerine İntikal 3


İzinsiz çıkılan acı katım, bugün yıkım kararı sonrası ters yöne akan boğazın kızgın suyuna teslim etti ruhunu. Üzerime giydiğim sevimsiz tavırla caka sattım etrafa. Varsın kâğıttan kuş olayım o kimsenin duymadığı yalancı masala. Biz senle sonsuz seyahatin gizli özneleri olarak kalem değmemiş bir efsaneydik neticede. Araya bilgin dışında karışan oyuncuyu yok say. Daha gözlerimden sözcükler fışkırıyor baksana.

Seyrek saçlarından hortlayan gelgitler, dengesiz bir döngü içinde teneffüs ettiğim her zerremi yerinden oynatalı hayli zaman geçmiş. İnsan alışmıyor değil. Ve en nihayetinde alabora bedenim seni özlüyor. Şimdi nerde değilsin?


Hoyrat karışmış değirmeni, taşıma hayhuylarla döndürme çabamın kaç son gecesine geldim. Bilmedin. Dilbaz kollarının arasında uyuttuğum rüyalarıma gri yüzler bulaşmış. Tanımadın. İzinsiz fasılalarına bir yenisini eklememek için verdiğim rahatsızlığı maruz gördün mü, bilemedim. Çok çetrefilli vukunun hasletini hala duyumsuyorsam geçmemiş mi demektir bu? Her neyse…

25 Aralık 2015 Cuma

Olay Yerine İntikal 2

Uyku, yerle yeksan etmek için sırasını aldı sonra. Nizama durmuştu en güzelinden evveliyatından. Şimdi de unutulmuş bir çaresizliğin peydasını kusacaktı kadının gönül avlusuna. Bekledi. 



Ameliyat sonrası üstünde kalan korkusu, bunun olmasına gönlü elvermedi. Bir haftadır ara ara tekrar eden, yine vuku bulmuştu. Uykusunda boğulma hissi gelerek tükürüğünü yutkunmakta zorlandı. Kendini atarak uykusundan uyandı. Çok kötünün zevaline karşı az kötünün faziletine yer açmanın haksız galibiyetine şükretti.


Gece hiç. Aç karın. Mutfakta altını kapatmayı unutmuş muhtelif heveslerinin ateşini suya tuttu. Üstüne bir kâbus yaktı.


Bir yarı ölümle bin tam anıyı boca edip ucunu iliklediği siyah poşetin altı delinse kaç sağ şarkı özgürlüğüne kavuşacaktı, hiç bilemedi. Kareli gömleğin kol düşmesine takılmış yüzük, bir doğum günü gecesinin gözyaşı yadigârı şu an hangi şehrin lağımında dolaşıyordu, üzerinde hiç düşünmedi. Aynaya dikti gözlerini. İki farklı bedenden alınmış da yerleştirilmiş gibiydi gözleri. Biri diğerinin acısını kapatmak isterken bir çeşni de kendi katmıştı üstüne.


Acı, acıyla kapanmaz. Yara tutsa da hesap sormak için uygun anı bekler. Üst kabuk soyulduğunda baş başa kalacağın meyus bahtın.”


Kim dedi onu?


Narkozun etkisi hala vücudunda dolaşırken gözünün önüne kesik kesik sahnelerin gelmesine alışmıştı da gaip sesler yeni misafiriydi. Ama haklıydı. Acı, acıyla kapanmazdı. Üstüne attığın kaçak anı, temelden tek sarsıntıyla yere serilirdi. Serilirdi de ilk kat kalır mıydı, ondan emin değildi. Çatırtı olduğu kesindi. Ancak tüm ihtişamıyla göz kırpıyordu ona enkazın arasında. “Henüz değil” dedi. “ Henüz ilk acının mağlup zaferini tatmadın. Durduk yere kaçak acı çıkıp benliğini altüst etme. Vakit erken.”


Üzerine beyaz teslimiyetini çekti. Zemheri saatinin geçmesini bekledi.


*Devamı var...



Diğer Bölümler:

Olay Yerine İntikal 1
Olay Yerine İntikal 3

18 Aralık 2015 Cuma

Melatoninsiz


Size güveniyorum, dedi. “Size güveniyorum ve daha yapacak çok şeyim var. Bu sebeple tümüyle size teslimiyetim.”




Cümlesini tam da istediği yerde tamamladığında vücudunda gezinen soğuk karıncaların ayak sesleri, boğazında giderayak yankılanıyordu. "Bu bir hezimet değil" diye tekrarlıyordu içinden. Ve ikinci kez “bu bir hez…” devamını getiremeden kafasının üzerindeki ampulün son damla ışığında ısınarak ikinci perdenin hazırlığı için soyunma odasında yeşil önlüğünü çıkarmaya doğruldu.


Önemli anlar öncesi olayın gidişatını kafada tasarlama gibi bir alışkanlığı vardı. Kendisi için hazırladığı senaryoda oyuncudan kaynaklı aksaklıkları tekrar gözden geçirdi. Bir haftadır nefes çalışmalarına başlamıştı o malum andan içeri girmeden önce kesik demir masada kendini sakinleştirmek için. Gece lambasını olabildiğince uzak yere koydu. Odanın en uç köşesine yöneldi. Sırtını dayadığı kalorifer peteğinin üstündeki nemli çorap teki, ağır aksak omzuna değdiği vakit ise yüklü yükleri bir geçmişe daha çoktan bir tünel kazmıştı.

10 Aralık 2015 Perşembe

Olay Yerine İntikal 1

Günaydın çaydanlığındaki su, kaynamaktan buharlaştı adamın uyanmasını beklerken. Mahalleden her sabah geçen simitçiden aldığı simitler, gevrekliğini yitirdi. Plaktaki Zeki Müren, şarkısını bitirdi. Halıda biriken izmaritler, günışığının rüzgârında odanın her köşesine sindi. Taksi, ardında boşlukla gözden kayboldu. 



Bir sahneyi atladığını fark etti. Beş dakika geriye aldı filmi. Birbirlerini sevdiğini söylediler kaç sonuncu kez. Adam, dolu anıları sığdırdığı bavulunun ağırlığında kayboldu. Kadın cama koştu. Her gidişindeki gibi taksiye binişini seyretti adamın. Adam her gidişindeki gibi taksiye binmeden cama çevirdi kafasını. Film, aynı yerde yine takıldı.

Gidişatı biliyordu. İzlemeye gerek görmedi bundan sonrasını. Kadının gözünden olaylar belliydi çünkü. Onun merak ettiği suyun diğer tarafı. Adamın, taksiye binişinden bu güne değin kaç insana, ona dair kaç hatıraya değip değmediğiydi. Ara sıra adamın varlığı bir zımpara taşından daha sert ve seslice deliyordu yeri göğü. Özellikle de gecenin en boş vaktine denk getirir, o anda da kadın, yıldızları seyre dalarken adamın sokak arasında beliren siluetine kolaylıkla kapılırdı. Kirli tebessüm sesinde geçen birkaç saat sonrasında küller havaya savrulur, birbirine karışan sesler farklı yönlere uygun adım koşarcasına uzaklaşırdı olduğu noktadan. Ardından bakarsan donakalırdın. Bir dahaki gelişe kadar ağzındaki bal da balçıklaşırdı.

3 Aralık 2015 Perşembe

Karavana 2: Orta Durak

Kafamdaki tilkilerin gürültüsü artık dayanılır gibi değil. Çekip gitmeye kalksam “Geleceğin yer burası senin. Hem ne sandın bir çiçek açtı diye donuk beyaza bulanmayacak mısın?” manevrasına takılıyor paslı makasım. Biliyorum, birkaç satır yazsam aslında devrik cümlelerim de devrim yaratacak da… Bu cümlem bile tellere takılıyor baksana. Daha ilk dakikadan sarı kart yiyorum sana karşı…




Kendime bir anı söyledim az evvel. Yanına da rafadan bir heves. Eskiden olduğu gibi saçlarımı ortadan ayırıp uçlarını kıvırdım da geçtim karşına. Az kullanılmış, fazla yıpratılmış ve toza bulanmış kurşun yüklü kalp bu. Yine ağır geldi, biliyorum.  

Benim bahçe pamuk yetiştirmeye uygun bir toprak değil. Kötünün tatbiki bol, iyinin tahribi sere serpe. İyisi mi sen buradan sağa sola sapmadan dümdüz git. Yoksa müşkül bir yola sapıyor bu celse. Kaç volta attın bilmiyorum ama benim ayakkabılarım çoktan yağmura deli. Ama artık çiğ gecelerimde baykuş uğultusu duyulmuyor. Ve çıplak ayakla geçebiliyorum kırık kırmızı sayfaların üzerinden. Bu da iyi, diyorum. Bu da iyi…

Fark etmeden zehir bulaşmış bir nehri doğaya yeniden kazandırıyorsun. Görevini hakkıyla yerine getirip ilk yeşil ışıkta başka hatıralara çarpacaksın. Onu da biliyorum.

Ah kelimeler diyorum. Kendinden büyük yaralar açıp sonra yine aynı kelimelerle tekme tokat hasarı nasıl bastırıyorsun? Ben dipsiz değirmende öğütülürken ipin ucu çoktan kaçmış. Şu an hangi ağacın dalında baharı bekliyorsa orada kalsın diyorum ikinci bir emre kadar. Kalsın ki içimde kaynayan çamura dolanmasın sonsuzluğu. Şimdilik her şey yolundaydı çünkü.  Ve şimdilik…

* Devamı var...
Diğer Bölümler:

Karavana 1: Sarı Tezat
Karavana 3: Son Durak






28 Kasım 2015 Cumartesi

Karavana 1: Sarı Tezat

Asfalt altından göğe fışkırmak için can atan bir çiçeğin ömrü kadar oldu suretin. Biraz sonra kullanılmaktan yüz tutmuş bir lastiğe yem olmanın dayanılmaz yükünü tadacaksın. Hangi aba sebebiyetsin? Hangi çorak yerden kurtulmak için bu tek kullanımlık?




Düşünüp düşlerini düşlemeye yeltenemeyecek kadar bitkin bir ürkek karşındaki. Ne kadar dersen sandalye kenarına iliştirilmiş kolu sökük hırkam anlatsın sana. Fazla yaş görmenin halinden iyi anlar. Yapraksız bir ağacın gövdesinde kuruttuğum hayallerimi cebimde sakladığımdan beri yörüngesini şaşırmıştı dünyam. Bana olan da tam da o vakitlere rastlar aslına bakarsan. Bir de çekim yasasını ihlale teşebbüsle olayların seyri değişti topyekûn. Bazen sesler de güven kokabilirdi, öyle gelmişti ya da. Değil miydi?

Gecenin en yüklü anına denk geldin. Şanslısın. Otur, biraz geçmiş doldurayım heybene. Şimdi sen diyeceksin. "Bu bana fazla. Azını dahi alacak yer yok bende." Dur ben de ekleyeyim: “Sorun sende değil, bende.” İlk defa üzerime oturdu bu replik. İzin ver de ayna karşısında kendime bir bakayım önce. Kâğıttan bir kuş ne kadar süre uçabilirdi ki zaten? Keşke uçsaydı, bir balığın pullarında aşkı bulsaydı. Sonra günün belirli saatlerinde kıyıya konsaydı vuslat. Bir an için balık sudan vazgeçecek miydi? Ne çok soru soruyorum ben böyle!

Aynı fotoğraf karesine gülümsediğimizi kimse bilmeyecek. Söz! Ağır aksak gelişin gibi gidişin olduğunu da…

Yine de iyi denemeydi diyorum. Bir asfalttan da çiçek çıkabilirmiş meğer. 

Tanıtmadım kendimi değil mi? Merhaba, ben karavana!


*Devamı var...

Diğer Bölümler:

Karavana 2: Orta Durak

Karavana 3: Son Durak



24 Kasım 2015 Salı

Öğretmenlerimize... Kutlu Olsun!




1997 yılı.  Öğretmen, okulla ilk kez tanışan, minik bedenlerine büyük gelen mavi önlükler içindeki ürkek yüzleri görüyor kapı aralığından. 49 tane heyecanla çarpan kalp… Sınıf kapısından adımını içeri atar atmaz sessizliğe bürünüyor koca sınıf. Duvardaki saatin tik takı bozuyor bu sükûneti yalnızca. Gözlerde parıltı da görüyor, yanaklara düşmesine ramak kalmış gözyaşı da. İlk ayrılış anne babadan.

Çoğu anne baba, çocuğunu okul bahçesinde bekliyor, ilk zamanlar için. “Ya sonrası?” cümlesi geçiyor birçoğunun zihninden.

Alışıyor minikler zamanla okula, arkadaşlarına, öğretmenlerine. Okumak, yazmak da eğlenceli geliyor, teneffüs zili çaldığında peşi sıra bahçede oyun oynamak, kantinden sıcak simit kuyruğuna girmek, arkadaş edinmek de…

Sınıfta biri hariç herkes mutlu. Onun ise tahta sırası üzerindeki kitaba takılı gözleri. Başını kaldırıp okuma fişlerine bakıyor duvardaki. Minik yürek, öyle utangaç ki öğretmenin sorduğu soruyu bilmesine rağmen cevap veremiyor, katılamıyor arkadaşlarının arasına. Kısa süre içinde fark ediyor öğretmen bu ürkek bedeni. Tahtaya kaldırıyor onu. Tahtada yazılı kelimeleri okumasını rica ediyor ondan. İlk başta kısık çıkan sesi, sorular ilerledikçe yükseliyor. Arkadaşları alkışlıyor her doğru cevapta. Canlanmaya başlıyor, kanatları hareketleniyor olduğu yerde. Her aferin ve alkış ile ürkekliği kırılıyor. Bir sevinç kaplıyor içini. Koşarak öğretmenini kucaklıyor. O an öğretmeninin kolları arasında bedeni kaybolmuştu ama içindeki cesaret ortaya çıkmıştı. O günden sonra her ders parmağı havada olan, gözünün içine bakan biri vardı artık öğretmenin karşısında. 

20 Kasım 2015 Cuma

Uçurtmayı Vurmasınlar- Barış'a Mektup

Demir kapılara takılır mı bilmeden yazıyorum bu mektubu sana. Hoş, şimdiye dek annenle çoktan çıkmışsınızdır oradan, değil mi? Hala içerdeysen ve bu mektup tele takılırsa tekrar yazarım. Büyük amcaların kızmayacağı şekilde… Hem artık büyüdüğün için anlayabilirsin de o büyük, karışık satırları. Anlamaman daha iyiydi aslında. Gerçek- düş karışımı dünyanda kendi gözünün ardını görmeden yaşayabilseydin keşke…

Adının anlamından uzak ve adına rağmen tutsak olabilecek kadar tezat bu yaşam. “Çocuklar yalan söylememeli. Onlar gerekli gereksiz yalanları bilmezler henüz” demişti ya İnci sana? Büyüyünce yalan söyledin mi? Söylerim demiştin o zaman İnci’ye ama ben sanmıyorum bunu yapabildiğini.

Çok istediğin bir şeyi getirsinler diye yine kuşlarla konuşuyor musun? Konuşsan da getirmiyorlar değil mi?

17 Kasım 2015 Salı

Ali Baba ve Yedi Cüceler


Sahneden sinemaya uzanan yerli komedyen Cem Yılmaz, son filmi “Ali Baba ve Yedi Cüceler” ile izleyicisinin karşısına çıktı Cuma günü. Fragmana bakıldığında filmle ilgili çok fazla bilgi edinildiğini söylemek güç. Karışık gibi görünse de fragman, izleyicide merak duygusu uyandırıyor aslında bu yönüyle. Şahsi fikrim, Cem Yılmaz’ın yine ortaya iyi bir iş çıkarmış olacağıydı ki, bu sebeple soluğu beyaz perdede aldım.

Bahçelere konulan seramik cüce satan,  küçük ama büyüme yolunda ilerleyen esnaf Ali Şenay, kayınbiraderi İlber ile Sofya’da düzenlenen bir fuara katılmak için Bulgaristan’a gider. İlk başta dikkat çekmeyen seramik bahçe süsleri, Rus mafyanın çemberine girince Şenay ve İlber, kendilerinin de tahmin edemeyeceği bir maceranın içinde bulurlar kendilerini bir anda.

Ünlü komedyen, G.O.R.A ve devamı A.R.O.G’da olduğu gibi iki farklı karakterle karşımıza çıkıyor bu filmde de: iyi adam Şenay ve kötü adam Boris Mançov… Yine bir iyi-kötü savaşı içerisinde buluyoruz kendimizi. Bu sefer uzay yolculuğunun yerini masalsı bir tada bırakıyor Cem Yılmaz. Senaryo itibarıyla da takip etmesi keyifli.  Komedi ile başlayıp kötü adam Boris Mançov kendini perdede gösterdikten sonra aksiyon, Kara Orman Laneti ve zombinin ortaya çıkması ile fantastik hava da karışıyor bu masalın içine.

Çetin Altay’ın canlandırdığı İlber; şüpheci, iyimser ve bir o kadar saf olmasının yanı sıra filmin sonlarına doğru zombiye dönüşerek farklı bir karaktere bürünüyor. Zor durumlarda öne atılarak olayın üstesinden gelinmesine katkıda bulunması ile biraz fantastik biraz da komedi bir araya geliyor.

14 Kasım 2015 Cumartesi

Usta'ya Saygıyla: Orhan Veli Kanık



İstanbul Beykoz’da doğmuş bir garip Orhan Veli. Çok âşık olmuş, hiç evlenmemiş. Tarifsiz kederler içinde…

10 Kasım 1950. Orhan Veli, Ankara’ da belediyenin açtığı bir çukura düşmüş, başından yaralanmış. İki gün sonra İstanbul’a dönmüş ve arkadaşının evinde fenalık geçirmiş, hastaneye kaldırılmış. Beyin kanaması geçirdiği anlaşılan Veli, 14 Kasım 1950’de aramızdan geçip gitmiş.

Öyle güzel anlatır ki kendini mısralarında, bırakalım kalemi en iyisi, Orhan Veli’yi duyumsayalım Müşfik Kenter’in sesinde...


Saygıyla…




Bu Fincanı Kapatıyor muyuz?



“Ay sen fal mı bakıyorsun?”

Bitti yine o cümle tohumu yanı başımda. Kem küm diyemeden “Bakar bakar, hem de bir bakar ki hayatını önüne dizer beş dakikada.”

Bakarım ya ne diyorsun! Hemen iç, kapat fincanı. (Az kaldı, artık gerçekten inanmaya başlayacağım şu yalana.)

Aslında falın yanından dahi geçemeyecek biriydim. Kahve fincanını elime tutuştur, ne görüyorsun diye sorsan sadece telve derdim. Net. Sonra bir gün işler değişti. Kalabalık bir arkadaş grubuyla oturuyoruz. Bir an geldi, muhabbet tıkandı. Bir sıkılmalar, herkes telefonuyla ilgilenmeler derken içlerinden çok kıymetli (!) bir arkadaşım “Özlem çok güzel fal bakar biliyor musunuz?” diye ortaya bir bomba bırakıp kenara çekildi. Etrafta benden başka benim ismimde biri olmadığına göre galiba ben fal bakıyorum? Bir şey de diyemedim. Ay bakamam der gibi oldum bir ara, sanatçı kaprisi yaptığımı düşündüler. Neyse dedim. Bakayım da sussunlar, kapansın bu bahis. Hem muhabbet olur, içim şişti suspus oturmaktan. Kapalı fincan önüme koyuldu. Ne falı ya ne falı diye içimden söylene söylene açtım ters çevrilmiş fincanı. Fal baktığım kızı da az çok tanıyorum. Başladım hayatından bir şeyler söylemeye. Üstüne de kendi yazdıklarım ile ilk denemede başarılı olmuşum!

“Bildi kız valla.”

Deme öyle deme. Senin o cümlen bende ne yaralar açacak, biliyor musun sen?
O gün bütün arkadaşlara baktım oradaki. Bir de at var kuş var değil de hikâyeleştirerek anlatmam mest etmiş onları. Nereden yaptıysam böyle şey…

11 Kasım 2015 Çarşamba

Bir Güç Savaşı: Doğa ve İnsan





Yıkarak var olmaya çalışırken sayısız kez aynı nehirde yıkanıyordu. Üstüne sıçrayan kayıplara, hasarlara inat bir ‘daha’, bir ‘ben’, bir ‘çok’ olma isteği ile… Sahip olduğu aklı kullanarak türlü icat ve keşiflerle korundu onun felaketlerinden. Doğaydı o. Hırçın tarafı olsa da şefkatliydi. Bir versen beş alırdın. Huyuna git, iyiye kullan sunduklarını, fazlasıyla al bereketini. Ancak bir ana – evlat ilişkisinde hain evlat oldu insanoğlu.  Ona muhtaçlığını görmezden gelip onun sunduklarını ona karşı kullanma mücadelesine girişti.  Bir denge üzerine kurulu düzeni bozup kendi düzenini kurarak bozuk düzende hükümdarlığını ilan etti. Ölümsüzlük iksiri sunsan onu da içecekti. Ne muazzam bir var olma çabası!

10 Kasım 2015 Salı

Onun Son Cumhuriyet Bayramı





Cumhuriyet Bayramlarının günlerini ve gecelerini sabahlara kadar ayakta geçiren o zevkli, keyifli ve neşeli Atatürk, hayatının son Cumhuriyet Bayramı’nın gününü ve gecesini, Dolmabahçe Sarayı’nın bir odasında ölüm döşeğinde geçirdi. Süzülmüş, takatsiz ve solgundu. Artık günleri değil, saatleri sayılıyordu. Kesik kesik konuşuyor, yanındakiler de onu onaylayacak laflar söylüyorlardı. Bir aralık pencereden bol ışık aksetti. Elektriklerle donanmış bir Boğaziçi vapuru, sarayın rıhtımına yanaşacak kadar yaklaşmıştı. Alkışlar, ölümün kanat gerdiği bu hüzünlü odanın matemli havasını dalgalandırdı. “Üniversite gençleri tebrike gelmişler” dediler. İşaret etti, kollarına girildi. Pencere kenarındaki koltuğa oturtuldu. Ayağa kalkmak istedi, kaldırıldı. Eliyle vapurdakileri selamladı. Görüldü mü, sezildi mi bilmiyorum. Vapurda bir alkış tufanıdır koştu. Yaşa sesleri göklere yükselirken vapur da hareket etti. “Dağ başını duman almış” ın ilk nağmelerini işiten Atatürk, yanındakilere döndü. Cansızdı fakat gözlerinde zekânın ve iradenin ışıkları parlıyordu. Fütursuz ve teessürsüz bir sesle gençlere işiteceklermiş gibi: “Bu bayramlar ve yarınlar sizindir, güle güle…” dedi. Atatürk yatağına yatırıldı. Kılıç Ali’yi sert bir öksürük tuttu, dışarıya fırladı. Ben de çıktım.

Hemşiresi, kızları, arkadaşları, adamları için için ağlıyorlardı. Ben de onların arasında idim.*

                                                                                              Şükrü Kaya
                                                                                              -Hatıralar-


* Yalın İstenç Kökütürk ’ün Atatürk’ü Anlamak adlı eserinden alınmıştır.


Saygıyla...



9 Kasım 2015 Pazartesi

10 Kasım: Atatürk’ü An(la)mak


Sınıf tahtasının üstündeki çerçevelerin birinde gülümsüyor. Üzerinde yakası tüylü siyah kabanı. Orta sıranın en önünde oturmuşum. Ders sırasında ara ara kafamı kaldırıp bakışlarına bakıyorum ne diyor olabilir şu an acaba, diye. Bana öyle geliyordu ya, sanki dersi dinlemezsem ya da yeterince çalışmazsam kaşlarını çatacaktı yukardan bana. Bir de sınıfta ne tarafa gitsem gözleri ile beni izliyormuş gibi geliyordu.


İlk 10 Kasım’ımdı. Öğretmen onun ölümünü anlatıyordu. Bense gözüm kapıda, sınıfın kapısı birden açılacak ve içeri o girecek sanıyordum. “Yüreğimizde yaşıyor”. Ondan herhalde. Siren sesinin, saatlerin durduğu o vakitte çalması da ürpertmişti beni. “Gelecek o. Kapatın şu sesi!”


Şimdi gülümseyerek andığım o anın büyüsü nasıl bozuldu, nasıl farkına vardım bilmiyorum gerçeği ama sevindiğim taraf, Atatürk aşkıyla büyümek ve onu, olduğu değerinden hiç düşürmemek…

Anmak, anlamaya çalışmak, anlamayı istemek, kavrayabilmek…
Devrimci, entelektüel, asker, sanatsever bir eylem adamını…
Bir büyük insanı…
57 yıllık yaşamını…
Yukarıdan kaşlarını çatmışsa şu an,
Ya da izliyorsa nereye gidersek bizi…
Tam da öyle…
“İzindeyiz.”diyoruz ya
İzindeyiz…
Ve sonsuza dek…





5 Kasım 2015 Perşembe

Devlerin Aşkı: Bir Bülent Bir Rahşan



“Tarih onu hangi yüzü ile anımsayacak? Solu iktidara taşıyan dürüst siyasetçi, devletin güvenilir çınarı, politikaya zarafet ve tevazu katan şair mi, yoksa solun birliğini engelleyen inatçı, kuşkucu, yalnız bir lider mi? Demokrasinin kilometre taşlarında acaba kaç kişi dağlara taşlara yazılan Karaoğlan Efsanesini anımsayacak? Ve kaçı siyasette zirveden cezaevine, cezaevinden yeniden zirveye yükselişin ve sonra sandıkta unutulup gidişin nedenlerini sorgulayacak? Türkiye son 50 yıla damgasını vuran lideri ve Cumhuriyet aydınını, ülkenin en kritik günlerinin kaptanını nasıl anımsayacak?” ile başlıyor Can Dündar, Bülent Ecevit’i anlatmaya…




Yaşım yetmez onu yaşamaya, anlamaya. Belgesellerden, kitaplardan, televizyonlardan gördüğüm, anladığım kadarıyla algılayabildim onu. Bir şiiri, bir de çay içmeyi çok severmiş. Arkadaşları arasında “Hacı” olarak anılırmış. Hem dine hem laikliğe bağlılığından olabilirmiş bu. Öyle diyor Bülent Ecevit. Siyasetçiliğinin yanında duyarlı bir şair olması ve eşine son anında dahi bağlılığı ilgimi çekmişti hep. Tüketim toplumunda çabuk tükenen aşklara karşı devlerin aşkıydı onlarınki.  Otobüslerde, miting alanlarında, sokaklarda ve nihayetinde hastanede hep el ele, göz göze, gönül gönüle..




Robert Kolejinde tanışmış Rahşan ile Bülent. 22 Ağustos 1946’da Çocuk Esirgeme Kurumu’nun salonunda sade bir törenle evlenmişler. 12 Eylül darbesinden sonra bazı yazılarından dolayı cezaevine gönderildiğinde eşi Rahşan Hanım, iki mum almış. Mumlardan birinin üzerinde kız çocuğu, diğerinde erkek çocuğu resmi varmış. Kız çocuğu olan mumu Bülent Bey’e vermiş, diğerini kendi almış ve "Yılbaşını birlikte geçirmiş gibi yapalım. Bu mumları aynı anda saat 24.00’e beş kala yakalım." demiş. O yılbaşını böylece birlikte geçirmiş gibi hissetmişler.

Ardından (Gülten Akın Anısına)



Kadın gider ve 
Bir şair doğardı şiirin birinde
Yine aynı şiirde kadının gitmesiydi şiir
Sen gidince ne oldu şimdi?

Kimse vakit bulamıyor derdin ya ince şeyleri anlamaya
Bu incelikler miydi yoksa sebep?
 ...
Kadın eli şiire değdi
Şiir kadına karıştı
Kadın gitti
Şiir kadını yaşattı

...








3 Kasım 2015 Salı

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku

Hikâye, dedim. Gel seninle anlaşalım. Sen yarım kal, adını da ‘Yarım Kalan Hikâye’ koyalım.
“Sen zaten neyi tamam ettin ki?” dedi bana.
“Aslında tam diye bir şey yoktur.” dedim. “Her tam, bir üst yarımın alt basamağıdır. Yani yarım da bir bütündür.”



Bu satırları okudum. Dur, dedim ben de. Sen çok dolusun. Böyle ayaküstü konuşmak olmaz. Bir sandalye çekiyorum hemen yalnızlığının yanına. Baştan anlat ya da sen başla zaten benim de kafa sağanak. İki yarım bir düze çıkar önünde sonunda. Yoksa vahim…  

Olaya bak, sen kalk bir hikâye yazmak iste. Hikâyedeki adamın, kadına olan sevgisinden ruhu odalara, eve sığamasın. Adam her sabah kadından önce kalkıp şehrin uzak yerlerinde dolaşsın, insanlarla muhabbet etsin. Akşam kadından önce eve gelip günün hikâyesini evin bir yerine iliştirip tekrar arazi olup gece uyuyan kadının koynuna sokulsun…

29 Ekim 2015 Perşembe

Kutlu Olsun!




Her doğum sancılıdır elbet. Ama sen, doğumların en sancılı ve kutlu olanı ile bundan doksan iki sene önce, nefes alıp vermeye başladın sana inanan bir halkın yüreğinde ve bu topraklar üzerinde. Varlığın, varlığımızın müsebbibidir. Kutlu olsun!




“Yemek sırasında : "Yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz!" dedim. Orada bulunan arkadaşlar, hemen düşünceme katıldılar. Yemeği bitirdik. O dakikadan sonra, nasıl davranılacağı konusunda kısa bir program belirleyip arkadaşları görevlendirdim.
Belirlediğim programın ve verdiğim yönergenin uygulanışını göreceksiniz.
Baylar, görüyorsunuz ki, Cumhuriyet ilânına karar vermek için Ankara'da bulunan bütün arkadaşlarımı çağırmaya ve onlarla görüşme ve tartışmaya kesinlikle gerek görmedim. Çünkü onların gerçekte ve doğal olarak benimle bu konuda eş düşüncede olduklarından kuşkum yoktu. Oysa o sırada Ankara'da bulunmayan birtakım kimseler, yetkileri olmadan, kendilerine haber verilmeden ve oy ve onayları alınmadan Cumhuriyetin ilân edilmiş olmasını bir dargınlık ve ayrılma nedeni saydılar.

28 Ekim 2015 Çarşamba

İyi Ki Doğdun Gözüm!



On dokuz sene evvel... Evimiz küçük. Maçka’nın her mevsim bulanık akan dere önüne dizilen evlerin birinde, gece dere şırıltısıyla uyumanın zevkini tattığım zamanlar… Okuma-yazmayı artık iyiden iyiye sökmüş ben... Kıvırcık, gür saçlarım, şarkılara tam o vakitlerde dolanıyor.  Müzik setimizi daha yeni almışız gazeteden biriktirdiğimiz kuponla. Telefunken marka. Önceki eskidiğinden değil. Bu yenisinin hoparlörü taşınabilir, ondan almışız yenisini. 






Bir gün okuldan çıkmışım yine, eve girmek üzereyim. Daha apartman girişinde bir sesle karşılanıyorum: “Gözüm yaşarıyor, yüreğim kanıyor. Olmasaydı sonumuz böyle.” Apartmandaki diğer sakinler bilirdi. Alışmışlardı o yüzden saat 16:00 gibi bizim evden abimin açtığı şarkılara. Ama yeni almışız ya müzik setini. Daha bir haykırdı o yüzden bu sefer ses. Misafir odasında yankılanan sesin sahibini yeni tanımıyorum. Okumayı hızlı söküşüm ondandır biraz da. Abimin aldığı Ahmet Kaya kasetlerini gizli gizli alır, şarkı sözlerini ezberlemeye çalışırdım bağıra bağıra. İzin vermezdi abim çok kaset kapağını almama. Kırıştırırmışım. Parmak izlerimin bulaştığı o kapak, benim çocukluğum… Çocuk şarkıları değildir hatırladığım o sebeple. 

Dokuz yaşındaydım. Uyandığımda duvarda resmini gördüğüm, çocuk aklımla şarkılarını ezberlediğim büyük adamdı o. Sonra büyüdüm. Ben büyüdüm, ilk ezberlerimin yadigârını taşıdım benle birlikte yüreğimde. Kasetleri de masamda… Alçak sesle dinlendiği döneme inat evimizden haykırarak içimi delen ses.. Ah!.. Ah ki ah! İyi ki doğdun gözüm!



21 Ekim 2015 Çarşamba

Azami Fasıla






Bir geniş zamanın değişmez gizli nesnesiydi son kez. “Bakarız” lara maruz kalıp yokluklarda muğlaklara dalan… Makûs talihinin tatlı tesadüfü olarak kayda geçsin bu da. Çok mu? Telafisi mümkün, tedavisi güç, yaşanması zaman alan ne varsa heybede şimdi. Sahi, bu şarkıların gözü hala kör değil mi? Çok savsakladı bu yetkililer işleri. Önce rüyalardan başlamalılar hâlbuki. Baktı kuşlara uzanan tek el o, güzel rüyaları kendine yasaklayacak kadar uyanmayı seçti kendine… Bir de modası geçmiş, çekmeceye sıkıştırılmış ve yıllar sonra bulunan cep telefonları var hesapta olmayan. Sırtı dönük bir fotoğraf, kontörü olmadığı için gidenler kutusuna düşmüş bir mesaj ve rehbere iyelik ekle kayıtlı numara. İyilik tahribinin son neferleri bunlar... Hayatının tragedyası sahnedeydi sanki. Ya da ona öyle geliyordu. Masumiyet güftesinin son nakaratı geçmişti aklından. “Bunların sebebi sensin” de takılı kalan… Duymuş muydu? Bu da kayıtlara geçsin o zaman.  Az mı?


   

                                                           
  

16 Ekim 2015 Cuma

Mutsuz Olmak: Bir Yüreklendirme




“ İlan panoları ‘Mutluluk!’ diye bağırır. Reklam spotlarından ‘Böyle mutlu olursunuz!’ kıvılcımları çakar. Broşürler ‘Daha fazla mutluluk!’ vaat eder. Gezi düzenleyen kuruluşlardan ‘mutlu olma garantisiyle’ yer ayırtabilirsiniz. ‘Direksiyonu mutluluğa kırmanın yolları’ başlığı atan gazeteler, çok geçmeden hararetle sorarlar: ‘Niçin mutlu değiliz?’” 



Mutluluk dayatmasını sorgulamaya bu cümleler ile başlıyor Wilhelm Schmid “Mutsuz Olmak, Bir Yüreklendirme” adlı eserine. Bir görev halini aldığında mutluluk, normatif anlam kazanıyor ve bu süreç mutluluğu zorunluluk çemberine sokuyor ki bu durum, halinden hoşnut olmamayı beraberinde getiriyor kuşkusuz. Dış koşulların olur ya da olmaz birçok metası ile sürekli kuşandıkça insan, ‘mutlu olmak zorunluluğu’ vebasına da yakalanmış oluyor dolaylı yoldan.

Başarılı olmanın mutluluk getirdiği ve bunun yaşam sanatının bir ödevi olduğunu kabul eden Schmid, başarısız olmanın da her zaman ihtimaller arasında olduğunun göz ardı edilmemesini vurguluyor. Asıl mutsuzluk, başarılı bir hayatı mutlu hayatla eşdeğer tutulduğunda şekillenecektir ki bu düzlemde başarılı hayatın, gölgeli hiçbir yanının olmadığını kabul etmekle paralel bir yanılgıya düşmek demek olduğunun altını çiziyor yazar.


Hayattan zevk almanın mecburiyet dâhilinde olması, her aksaklığın arıza olarak nitelendirilmesine neden olacaktır. Mutlu olmak sizin için sağlıklı olmak demekse hafif bir soğuk algınlığı mutluluğunuza gölge düşürecektir.

15 Ekim 2015 Perşembe

Sıcak Passiflora



Bir bitki çayı tutkunu olan ben, şu sıra yeni bir çayla tanıştım: Doğadan Passifloralı Bitki Çayı. Bu passiflora ile tanışıklığımız ilk kez değil elbet. Üniversite sınavlarına hazırlanırken uykularım altüst olmuştu. O dönemde doktorumun tavsiyesiyle Passiflora şurubunu kullanmıştım. Zaman geçti, yaşamın sıkıntısı, yükü ağır bastıkça aklımı, bedenimi yerçekimine karşı koruma adına kullanmaya başladım. İşe yaradı da. Günün yorgunluğuna ilaç olduğu gibi kendimi de yeniliyordum onun sayesinde. Kendisiyle zamanla öyle sıkı bir bağ kurduk ki kendisine ad bile takmıştım. Konyağımdı o benim. Öyle sık kullanmaya başlamıştım ki bir arkadaşım bile duruma kolayca alışmış: “Nerde senin şu konyağın?” muhabbeti aramızda dönmeye başlamıştı. Gerginlik anında ilk başvuracağım cankurtaranımdı o. Bitkisel olması, herhangi bir yan etkisinin görülmemesi ile rahatlıkla kullanabileceğim şurubum olmuştu bir anda. Zaten çok fazla ilaç kullanmayı sevmeyen benim için bu, biçilmiş bir kaftandı.

13 Ekim 2015 Salı

Vicah

Kabul edilemez bir yanlışın ortasında durdum bugün. Yüzümü yanmış kablo kokulu rüzgara dönerek... Ayağıma yok sayışlar, görmezden gelişler ve yer yer fark edilişlerin paslı çivileri takılıyor şimdi. Bu yaralarla senelerce yaşayıp şimdi varlığından haberdar olmanın şaşkınlığını atamıyorum üstümden. Mazur gör. 





Bir filmin kaç senaryosu olursa o kadarını izleyip, sonun, aynı kavşaktan dönmeden olduğu yerde aynı bataklıkta gark olduğunu biliyorum. Anlatmana lüzum yok. 

Tesellinin tesiri dahi edemeyeceği müşkül yerlerden geldim. Alışkınım. Kusurunun bakılacak yüzsüz yüzü yitik bu sebeple. Biriktirdiğim şarkılar, zaruri hissiyatın ve eylemin ellerinde parçalarını havaya savuruyor. Bu duyguyu sevmiyorum artık.

10 Ekim 2015 Cumartesi

Benim Adım Barış



Benim adım Barış.
Var olma sebebim Savaş.
Onun karşısında oldum
Dünya kurulduğundan beri.
O olmasaydı bana gerek yoktu.
Düzen, iyilik olan bir yerde
Neden özellikle isteneyim ki?

Keşke hiç var olmasaydım diyorum
Her zamankinden çok şu sıra.
Yanlış yerlerde yaşadım bazen
En çok beni yaşatmak isteyen topraklarda can verdim.
Çok mu kötüyüm
Adım anıldığında yer-gök kırmızı oluyor?
Adımı da kararttılar
Üstüne kin, hırs tohumları ektiler.
Ölüyorum, anlıyor musunuz?

Ne Diyordun?

“Anlat dinlerim, demişti. O anlattı, ben dinledim.” Hayatını bu yedi kelimeye sığdıracak kadar azaltmıştı kendini. Oysa odası kullanılmamış ne cümlelerle doluydu. Bu, şu gün lazım olur diye biriktirdikleri, bunu yanıma alayım dedikleri ile kullanılmamış neler vardı. Kimse bilmedi, kimse duymadı. Baktı olacağı yok. Gömüldü. Gelecek güne hazır olsun diye tozunu aldı, katladı, rafa koydu onları.
İnsanlarla arası iyiydi. Hayır, insanların onla arası iyiydi. Güzel sır saklardı da. Bazen insanlar hakkında olmadık şeyleri dahi bilmesi kafasına ağır geliyordu. Küçük elleri vardı, bir de ayakları...



Yedi kelimede anlattığı hikayesini dinlemem birkaç saniyemi aldı. Üzerinde düşünmekse...
...
Nurtopu gibi bir yeni hastalığı oldu çağımızın: sözde iletişim. Kendi derdimiz ve sevincimizle öyle kuşatıyoruz ki etrafımızı, bir misafirin uğrayacak dermanı kalmıyor oralara. Açmıyoruz, girmiyoruz başkasının bahçesine. Yeltenmiyoruz bile buna. Dinlediğimiz sadece kendimiz...

8 Ekim 2015 Perşembe

Trabzon'da Farklı Mekanlar 1 - Kulüp Bahçe Kafe

Çekip gitme isteği çok yaşar Trabzon insanı. İmkansızlıklar, kabuğu kıramamalar, anlaşılmazlıklar... Çoktur sebebi gitmek istemelerin.. Çok defa gittim ben de. Geldiğim yer yine burası oldu ama. Kalamadım. Şu ara yine gitmelerdeyim. İşte ne zaman akıl odalarıma çarpsa bu ateş, kendimi atacağım bir yer var artık burada. 





Dağ yürüyüşü ile ilgili yazımda da bahsetmiştim. Şehrin elektriğini üzerinizden alan, sizi başka diyarlara götüren,  şehir merkezinde şirin bir mekan var Trabzon'da. Bu şehri ziyaret etmek isteyen ya da burada yaşayıp hala varlığından bihaber olanlara tavsiyemdir Kulüp Bahçe Kafe.

7 Ekim 2015 Çarşamba

Bir Squat Nesli Kolay Yetişmiyor


Kadınları anlamanın zor ve her birinin farklı olduğundan yakınır ya hani erkekler? Bu farklılıklara bir yenisini daha ekleyebiliriz bence: squat çılgını kadınlar! Erkekler de bu tutku sarmalında olabilir ama bir kadının squat aşkı yanında solda sıfır kalır. Nereden mi biliyorum? Hiç canım, bizim bir arkadaş var da ordan :)

Kırk yıllık çömelme olmuş sana squat


Bu squat olayı aramıza yeni katılan bir spor değil aslında. Çömelme ya da eğil-kalk olarak da anılıyor.



Acı yok Rocky!


Eğil-kalk diyoruz da nasıl eğileceğiz, nasıl kalkacağız? Hareketin yanlış uygulanması sonucunda yarardan çok vücudumuza zararı olma riski de var. Omuz genişliğinde ayakların açık olduğu durumda eller karşıyı gösterecek şekilde ayakları hareket ettirmeden aşağıya doğru çöküyoruz. Bu esnada kalça geriye doğru giderken belimizi içeriye doğru ittirip göbeğimizi öne doğru çıkartıyoruz. Squat temelde bundan oluşmakla birlikte bu işe gönül verdiğimizde sayısız çeşidini uygulamakla hareketin zorluk ve etki derecesini aynı oranda arttırmış oluyoruz. Sadece kalça şekillendirmekle kalmayıp bacaklar da bir zarafet kazanmıyor da değil.

6 Ekim 2015 Salı

Trabzon Sanat Günleri



Ekim ayının gelmesiyle birlikte güzel şeyler oluyor Trabzon'da.  Şehirde sanatın kokusunu alıyorsunuz caddelerden geçerken.  Bir kafede otururken ya da bir kitabevinin camekanında gözünüz bir afişe takılıyor istemsiz. Ben bu ayı daha şimdiden çok sevdim o yüzden. Tiyatrolar da perdelerini açıyor 8 Ekim'de Ziyaretçi oyunu ile. Sonra 15-18 Ekim'de Atapark Avşar Sinemaları'nda 15 film gösterime giriyor. 16 Ekim'de Cem Adrian konseri de var ki tüm hücrelerimde şölen başlıyor bunları düşününce.





Başka bir şey daha var şu sıra Trabzon'da olan. Şehrin önemli sanat kuruluşlarından Trabzon Sanatevi tarafından bu yıl yedincisi düzenlenen Trabzon Sanat Günleri başladı 3 Ekim'de.  10 Ekim'e kadar sürecek etkinlik, edebiyat, sinema, tiyatro, müzik alanından isimleri sanatseverlerle bir araya getiriyor. Söz konusu etkinliği diğerlerinden ayıran bir özellik var bir de. Bu yıl ilk defa Trabzon Sanat Günleri,  uluslararası olarak düzenleniyor. İran, Gürcistan ve Rusya'dan farklı sanat dallarında sanatçıların konser ve sergilerine katılma imkanı bulabiliyorsunuz. 

4 Ekim 2015 Pazar

Ya Sev Ya Terk Et

"Ya hep ya hiç, ya gel ya git
Ya az ya çok, ya var ya yok
Bugün beni ya sev ya terk et
Yakın uzak, iyi kötü
Yaşa ya da unut dünü
Bugün beni ya sev ya terk et
Ya içindesin ya dışında
Nasıl olurdu diye meraktansa
Kazansak da kaybetsek de
Denemeye değmez mi?
İkimiz de yorgunsak da
Denemeye değmez mi?
Ya hep ya hiç, ya gel ya git
Ya az ya çok, ya var ya yok
Bugün beni ya sev ya terk et
Yakın uzak, iyi kötü
Yaşa ya da unut dünü
Bugün beni ya sev ya terk et
Ya içindesin ya dışında
Nasıl olurdu diye meraktansa
Kazansak da kaybetsek de
Denemeye değmez mi?
İkimiz de yorgunsak da
Denemeye değmez mi?"


Şebnem Ferah'ın  "Od" albümünün şu ara en sık dinlediğim şarkısının sözleri yukarıda paylaştığım. Sözlerinin derinliğinde kaybolurken kliple de  toplumun kanamaktan iliğini kurutan yarası bulaşıyor üstüne. Konu üzerine kaç haber yapıldığı,  program düzenlendiği, eylem ya da şarkı yapıldığı hakkında  sağır olası geliyor insanın. Duymalı oysaki. Gözüne soka soka  gösterilmeli daha fazla. 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...