21 Eylül 2017 Perşembe

İşte Bu Yüzden





İlk kez şiir yazmak istedim. Neden? Ona sonra geleceğim. Düzyazıda sayısız denememe karşın şiire hep tutuk kalmışımdır. Ama ilk kez o gün, hayat muallaklarından arınmışçasına ve yeni bir icadı tanıtmanın verdiği gururla elim kâğıda uzandı. Bir bak bana, diye ürküttüm masamdaki gece lambasını sakin fütursuzlukla. Görüyorsun değil mi yürek daralmalarımı? Kaç kez üzeri kaymak tutmuş tabakadan sıyırmak için ışığına yem oldum. Yalancı bir saate gark olmamak adına kaç kez meçhul konular üzerine seninle hoşbeş ettim. İçimde tahminlerime kalıcı bir damga vurmak isteyen biri var. Kirden habersiz, berraklığa susamış… İnsanın kendiyle savaşması gibisi yok. Bir yandan şu ateşli, pek dinginsiz kalp ağrısı yakamı bırakmıyor. Böyle anlarda intihar arzusu uyandıranlardan depar adım uzaklaşıyorum. Öyle hızla varıyorum ki olmam gerektiğini bunca değin kestiremediğim yere, önümde uzanan taptaze sonbahara eğiyorum soyluca boynumu. Zaman zaman üstü pas tutmuş anılara çarpmıyor değilim. Tuz buz ayna parçalarının üzerinden sıyrıksız karşı tarafa geçebiliyorum artık. Hafif de olsa ince bir zevk aldığımı, durumun sulu kabak tadı verdiğinde anladım. Işığını kaybetmiş kandillerle gecemi gündüze bağlamıyorum. Bunu ilk kez son düğümde anladım.

Girilmemesi gereken boylu boyunca açık kapıları memnun bir kahkahayla kapıyorum. Bir şeyi olduğundan fazla düşünmenin ağırlığı da tartıya yansımıyor değil hani. Yaşamının her tozlu parçası ibrede ödem olarak yerini alıyor. Sonra yaşamın hastalıklı hal almasından kurtulduğunda düz zeminde yamuk basan ayakların kendine çekidüzen veriyor. Ben, o andan beri yaşamımın başka bir şekle büründüğünü duyumsuyorum. Mavi ağa takılan gülüşü, içinde büyüsünü saklayan düşümsü bir koza gibi. Çıkacak, çıkamıyor. Gamzesine hafifçe konup geri çekiliyor. Ne yapmalı diyorum içimde tarifsiz taze heyecanla. Öyle yakın ki, uzansam baş parmağımla çukurunu gözle görünür hale getirebilirim. Kahverengi beneklerle kaplı narin çehresinde yaşam alanı kurabilirim. Sonra elimle alnıma yapışan kâküllerimi hizaya çekip beni kendine sürükleyen bakışlarına bir ara vererek delice ve bir o kadar akıllıca adımlarla yanında uzaklaştım. Bir şey yapmalı. Dokunsan yıkılacak hayal kulelerimi sağlamlaştırmalıydım. Kilide son denemede uyan anahtarım, kendine yaraşır bir hamleyi hak ediyordu. Güzelinden ve pek kızılından kadife bir kurdele ile örmeliydim girişi. Alice’in başka diyara açıldığı kapıdan hallice bir harikalar sonunu başlatmaktaydı niyetim. İçimde vadesi geçmemiş gençlik hevesim hala benle iken haşlanmış rafadan çarpıntılarıma onarıcı bir istekte bulundum. Şiir yazmalıydım. Bükülmeyen gövdeli, yeri göğü bir çırpıda var eden cinsten. Neden mi diye sormuştun? İşte bu yüzden…



11 Eylül 2017 Pazartesi

Kefaret



Hayatımın bir dizi öğle mutluluğundan öteye gidemediğini kabul ediyorum. Ya da bu durumu yeğlediğimi kendime itiraf edebiliyorum. Bunun üzerine çok düşündüm. Sonra düşünmeyi kestiğim ve zamanı hatta beklettiğim bir anda cevabı kendiliğinden buldum. Arayışlar, buluşlara gebe değil. Birbirine uymayan gövde ve başı tutkallamak kadar beyhude bir uğraş neticede. Yine de araba kullanmayı yeni öğrenen acemi bir şoför gibi yola çıkmak için kimsenin olmadığı uygun saati kolluyordum hamle yapmak için. Aradığımı kendime dahi belli etmeden hızla yol alıyordum asfalt düşüncelerde. Perdenin arkasına saklansa dahi ayak ucundan belli olan varlığı bulduğumda uygunsuz bir görüntüyü saklama ya da yıkıcı bir darbeden kaçınma adına yüzümü iki elimle zırhladım. Hazır değilmişim. Ya da gerçeğin kendini bu denli cüretkâr sergileyebileceğini kestirememiştim. Kuruyan dudaklarımı iki kez birbirine değdirip soylu ve anlaşılmaz bir dinginlikle nefes alışlarımı düzene koydum ve hazırdım.

Konuşmaya başlamadan önce aklımdan geçen bir dizi fikri hayalimde canlandırdıkça gerçeklikle hülya arasındaki bağlantıyı koparıyor, ikisi arasında bir düzlemde yalpalanıyormuşum hissine kapılıyordum. Bütün ihtimalleri aynı boyda doğrayıp bir sıra gözetmeksizin hepsini kızgın yağda bir iki çevirmeyi göze almıştım. Bugün burada gizli saklı kalmayacaktı. Ama yine de zihnimden geçenlerin maddeyle özdeşleşmesi ve beni çepeçevre sarması endişesinin ceplerimi ağırlaştırdığı hissine engel olamıyordum.

Giydiğim kıyafetler kimin zevki? Yüzümde gezinen tereddüttün aslı astarı ne? Telaffuz etmekte güçlendiğim sessiz harfler boğazımdan neden küfür edasıyla çıkıyor? En mühimi, yanlış tercilerimin ilk çıkış noktası neresi? Bunlar ve dahası ağzını tam büzemediğim yastık altı kesemden olanca kuvvetiyle yüzeye çıkıyor. Dışarıdan yanan ışığın evdeki oynak alevin cehennemi olduğunu kimse bilmiyor. Görüntü herkesi yanıltıyor.

Dilden dökülen sözlerin kaderimizi inşa etmede belirleyici olma ihtimaline karşı, saniye başı kelime hız limitini aşmama konusunda dikkatli olmaya çalışmışımdır. Ancak sözde gösterdiğim hassasiyet, yazıda pek işlemedi. İşlememiş. Tavana yapışık soru toplarının temelini on altı yıl önce arkadaşlar arasında yaptığımız eğlence amaçlı ankette attığımı fark ettiğimde anladım bunu. Şurada ne yazıyorsa o denilenin alın değil de baş ve orta parmaktan dökülen olduğunu öğrenmenin nice kefaretten sonra geleceğini bilmiyormuşum. Bilsem ne olacaktı. Kuluçka döneminin sırrını çözmek için yapabileceğim bir şey yoktu. On dört yaşımdaydım ve o dönem çıkan bir şarkıdaki hayale kapılıp bir an önce on yedi yaşıma girme tutkusundaydım. Ama o yaşıma rağmen bu günümü dayanıklı ve yoğun çizgilerle yazacak kadar keskin atışlar yapabiliyordum.

Yazdığım satırları okuduğumda kendi cümlelerime katılmıyormuşum gibi küstahça bir tavra bürünmenin bir manası yoktu. Aynı soruları şimdi sorsanız o gün ne cevap verdiysem ağırlığında bir gram eksik ya da fazla olmadan altına imzamı atardım. O zaman insanoğlu değişmiyor neticesine vardım. En azından ben değişmemişim. Hırsım, tutkum, hevesim hala boğazımı kesiyor. Geçmiş benimle karşılaşmanın ilk dakikalarında kuşandığım zırhı katlayıp kenara koydum ve sıkıca sarıldım çocukluğuma. Başımın üzerinde eğri duran çerçeveyi düzeltmek kadar küçük bir hamle ile birbirini doğru tamamlayan iki parçayı birbirine kilitledim. Ardından ekledim:

“Bunca zaman üzerine attığım her ölü toprak için senden özür dilerim.”




  



28 Ağustos 2017 Pazartesi

Gittim Gördüm Döndüm



Nasıl hissediyorsun onca şeyden sonra diye sorsan şunu söyleyebilirim; Diz kemiğime saplanan küçük çakıl taşından kurtuldum. Küçükken de olmuştu. Mahalleden birkaç arkadaşla daha önce görmediğimiz cinsten bir köpekle karşılaşmıştık kütüphanenin ön bahçesinde. O çok sevdiğimiz dizideki Lassie’ye benzetmiştik de onu, peşine takılmıştık köpeğin. Ardından hepimizin üstüne yürüyüvermişti birden. En küçük bendim aralarında. Boyum da uzun değil. Haliyle yetişemedim arkadaşlarıma. Bir de ayağımdaki esemlerin çıtçıtı birbirine dolanınca yerde buldum kendimi. Dizime saplanan çakıl taşını evimizin hizasında yazıhanesi bulunan, sesinden ürktüğüm o doktor amca çıkarırken nasıl da ağlamıştım. Sevmeme duygusu henüz oluşmadığından içimde sevmiyordum diyemem o amcayı. Herhalde seviyordum. Hem büyük acıdan kurtarmıştı beni. Daha önce de seviyordum bence. Yazıhanesine daha yaklaşmadan adımlarımı yavaşlatır, başımı hafif öne eğerek içerisini yoklardım orada mı değil mi diye. Ona yakalanmaktan öylesine korkardım ki belki de en büyük korkum buydu o vakitler. Ne zaman beni görse o gür sesiyle ‘bir bak bakayım buraya cimcime’ diye arkamdan seslenirdi ben koşar adım uzaklaşmaya çalışırken. Buna rağmen seviyordum onu. Sevgi her yerde vardır, korkunun olduğu yerde bile diye düşünürdüm kanımca. Ya da korkmak sevmeye engel değildi, bilmiyorum. Bir de rengini, şeklini sevdiğim kalemimi o almış bana vaktiyle. Ben doğduğumda bu kalemi hediye etmiş bana. Babam söyledi.

 “Sen ondan korkuyorsun ama bilsen seni öyle çok seviyor ki o amca. Yazacağın ilk harfler onun aldığı bu kalemle olsun istemiş.”

“İyi de baba, ben onu sevmiyorum demiyorum ki. Sesi çok korkutuyor beni yalnızca o kadar.”

“Öyledir Olcay amcan. Ama kalbini bir görsen. Ayrıca senin çok zeki olduğunu düşünüyor. İlerde seni güzel yerlerde göreceğini söyledi bana. Korkma ondan, olur mu benim minik kızım?”

Dizimdeki taşı çıkartınca sevincimden boynuna dolamıştım kollarımı Olcay amcanın. Sevgimi ilk kez belli etmiştim ona. Korkum da geçmişti hem. Sevgi, korkuyu yenmişti.

Kütüphanenin ön bahçesindeyim. Üzerimdeki tişörtte yazan "tebessüm" yazısına ve boynumdaki gülen yüzlü kolyeme karşı kuru kuru ağlıyorum. Kuru kuru da olur mu demeyin. Olur. Kuru. Yani yaş, nemi olmayan. Suyu henüz koyulmamış, ateşte dibi tutmuş pilavı kaşıklar gibi çiğ çiğ dişlerimi birbirine vuruyorum sanki. Katur kutur. Zihnimin ışığı açık kalmış, tek tek gözümün önüne getiriyorum geçtiğim yerleri. Daha yeni diş çektirmişçesine ağız içi konuşmasıyla gittiğim yerlerden bahçeye dönüyorum. Anladın mı dediklerimi diyor. Anladım diyorum.

Anlayamıyorum, özür dilerim. Özür dilenecek bir şey yokmuş. Özür, her zaman haksız olduğun için dilenmiyor. Bu da benim kusurum.

Bir süre ağacın gölgesi üzerimde taşa veriyorum sırtımı. Yüzüm kütüphaneye dönük. Midemi ağzımda hissediyorum sanki. Bir koşu tuvalete atıyorum kendimi. Sekiz saattir aç olan midemden çıkanlara şaşırıyorum. Ardından masama tekrar geçiyor, önce gönderilmesi gereken elektronik postayı kaleme alıyorum. Yazıyı göndermekten vazgeçiyor, kitaplarımı sırt çantama yükleyip binadan uzaklaşıyorum. Sözleriyle taşı gediğinden çıkaran bu kişiyi sevmiyorum.

….

Dolmuşun arka koltuğunda kulağıma gelen sese dikkat kesiliyorum:

“Ağladıkça dağlarımız yeşerecek”

İlk kez o zaman yaşım su oluyor. Renklerim birbirine giriyor, içinden yüzüme yakışan en uygun tonu seçmeye çalışıyorum. Görünür dünyanın öte tarafı kulunç tutmuş omuzlarımı gevşetiyor. Kırlangıçlar geri dönmeli. Kırlangıçları geri döndürmeliyim. Kapı girişinde ayağımdaki çorapları çıkarıp yalın ayak giriyorum tozlu odama. Kokusu yıllanmış bir şey var burada. Hayır çok şey. Banyodan kaptığım mavi tekneyi ağzına kadar su dolduruyor, içerisine yarım şişe sirkeyi boca ediyorum. Kitaplarımı tek tek sirkeli suyla temizliyorum. Gücümü çalan ne varsa hiçbir duygu belirtisi göstermeden önüme düşeni yırtıyorum. Beyaz kâğıda, kâğıdın rengini çalacak bir dizi yazı… Ne büyük lâflar...Yırtık kelimeler tok bir cızırtı çıkarıyor yüze. Hafifliyorum. Sırtım tüy. Beni bu ağrılar güldürecekmiş. Gülüyorum ya işte. Gerisi mühim değil.

Bahar kokulu odama şöyle bakıyorum. Sütlü bir Türk kahvesi yapıyorum kendime. Sadesi çarpıntı yapıyor. Hem böyle bir ara öğün yerine geçiyormuş. Düşünmeden sadece hissediyorum. Güzel şeyler olacak değil, güzel şeyler oluyor diye zihnimde üç kez tekrarlıyorum.

Gittim, gördüm, döndüm.








12 Mart 2017 Pazar

Hiss-i Kable'l-Vukü




22:40:16

Sonunda bu da oldu. Kendimden de yoruldum. Gittiği yerlerden pek memnun dönmedi düşlerim. Ben de dönülmek için pek iç açıcı yer sayılmazdım üstelik. Ama olan oldu. Geldi geri. Hoş geldin dememi beklemiyor, içerde kim var diye sormuyor, destursuz dalıyor. Nerede kalmıştık diye de merak etmiyor. Kaldığı yerin kendisi olduğunu şıp diye anlıyor. Dokunuyorum. Tuzlu ıslaklık ses tellerimi eritiyor. Telaşsız halleri, dertsiz cümleleri kim olduğumu aklıma geri getiriyor. Gidiyor geliyor, duruyor ses veriyor, nefesi üç kez alıp bir kez yavaş yavaş veriyor. Senden öğrendim diyor. Benden bir şey öğrenmiş oluyor. Ruhumun kapakçığı açılmış, kelimelerim üşüyor. Alışkanlıklarım hüzne boğuluyor. Ya gel ya git diyorum. Son kelimeyi ağzımın içinde ateşe verip dişlerimin arasından is kümesi püskürüyor. Biliyorum diyor. Biliyormuş. Şişkin bulantı ciğerime siniyor. Yaşarken bir halta yaramamış, ölürken sükse yaratmış gibi her hevesim damarımda sele karışıyor. Boğazımdan geçmeyen isteklerin önünde boyun büküyorum. Battal ruhumu kapı arkası askıya geçiyorum, yanına aç parantez ekliyorum:

Ne sandıysam üç eksik bir fazla denkleminde büsbütün cevabı içinde saklı tumturaklı bir soruyum.

Ardından parantezi iki kez kapatıyorum. Sözcüklerim hizada durmak yerine domino taşları gibi peşi sıra sırtımdan devriliyor. Eğilip yüzlerini çevirmeye yüz bulamıyorum. Kendi merkezimde döne döne büyüttüğüm çukura benziyorum.

23:54:59

Kiraz çiçekleri ile sohbet ettim. İçime değene aşina olma ya da bir yerde saniyeliğine gözüme çarpan tanıdıkla halimden memnun olma taklidi yaptım. Koltukaltımdan fışkıran bahar kokulu hevesi burun kemiğime doğru iteledim. Bu zamanın gözüyle olayıma doğruldum. Olduğum yerde savruldum. Geniş bir ağacın serinliğine gark oldum. İçimi dışımdan ibaret sandım. Bulduğumla beklediğimin gram ağırlığında sallandım. Masadan yarı tok kalktım. Bulduğum ilk sedire mest oldum. Sol elimle işaret ve orta parmağımı dudaklarıma değdirip geri çektim. Niyetim anlaşılmayınca selam verip sahneden itildim.

00:05:00

Sanki… Yarım kalıyor cümle öğelerim. Bir araya getirmeye korkuyorum anlamında düşüp yere serilirim diye anlamasından ürküyorum. Bilmemenin verdiği rahatlıkta öyle sürsün istiyorum. Sanki… Söylemek istiyorum. Yüzü kalemle çizilmiş gibi belirsiz çıkan benekleri yüzüme değdirmek istiyorum. Bu toprakta henüz ölmeyen bir şeyler var. Bir şey…Hayır, eksik demek istemiyorum. Varmış gibi. Henüz gelmemiş gibi. Ayak izi belirecekmiş gibi. Ne oluyor, bilmiyor. Gizli anlaşmalar sistemine tabii tuttuğumuz his, kafasını çıkaracak kendine uygun bir delik arıyor. Gözleri ile görüyorum. Sesiyle yatışıyorum. Elleri ile uyuyorum. Hayır, eksik demiyorum. Var, duyuyorum.

00:42:02

Bir sükûnet yaşıyorum. Kaba etim, süt sesiyle yumuşuyor. Öne eğilmiş, gözleri ışıltılı. Ne oluyor, biliyorum. Bir virgül kıvrımıyla yanına sokulsam olacak da, ciğer kırmızısı işareti bekliyorum. Sola dönük yarım ağız gülüşü ile erik sululuğunda bir sevinç taşacak içimde. Tepeden güneş sızacak sonra. Konuşmayı yeniden sökeceğim. En son nereden kanmışları bırakıp var mısınları çamaşır suyuna yatıracağım. Hiçbir anın henüz sığmadığı bir müzik kulağımda. Tam burada olmayı seçiyorum. Aldığım nefesi karın boşluğuma doldurup derin oh’u sesine karıştırıyorum. Yaşıyorum. Yaşıyor. Sesimi duyan var. Yaşıyor. Sesini duyuyorum.





17 Ocak 2017 Salı

Limonlu Dondurma





Böyle zamanlarda konuya nereden başlayacağımı bilmiyorum. Halbuki aramızda sadece saydam bir tül var. Belki o da bizim uydurmamız. Yine de…

“Kiminle konuşuyorsun?”

(Ayrılığımızın provasını yapıyorum.)

“…”

“Ne yazıyorsun?”

“Yeni bir oyun.”

“Konusu ne?”

“Öylesine karalama. Çok da mühim değil.”

Geniş gölgeli ağacın altından oturmuştuk o gün, hatırlıyor musun? Hatırlayamazsın. Öyle değildi çünkü. Bu da benim uydurmam. Düşüncelerin gidemediği yer yoktur. Arada sana çarpsam da iyi yol kat ettim bu konuda. Mesela geçen gün yediğimiz limonlu dondurmanın tadı hala damağımda. Haklısın, kışın ne dondurması? Bademciğim şişer. Düşümde bile beni düşünüyorsun. Bilmediğim düşüncelere doğru yol alırken dahi sesine takılıyorum. Akıl başka, duygu bambaşka. Fazla karamsarsın demiştin çok keresinde. Bak, bu düş değil. Tek kelimelik cümleler kuruyormuşum. Tek kelime içine bir anı sığdırır gibiymiş bu. Ya da bir çırpıda anlatmak istermiş gibi. Gerekli gereksiz her şeyi sığdırdığım bir tavan aram varmış gibi. Aynı evde yaşıyoruz, gizlim saklım yok diyemedim. Bak yine dikmiş gözlerini kaz ayaklarıma. Aramızdaki bir tül perdesi de bu. Her an aramızdaki mesafeyi hatırlatır türden keskin mızrakların buruşuk tenimi kesiyor. Hakikat, baş parmağımla işaret parmağımın arasında tutunamadan kayıp gidiyor. Sonra başka öfkelere karışıyor. Doğru, fazla karamsarım. Karamsarlığın da ölçüsünü tutturamıyorum. Ne diyordum? Geniş gölgeli ağacın altında serinliyorduk. Siyah kalabalığı ardımızda bırakmış kambur dünyanın yükünü boşaltıyorduk. Olmadı mı? Üstünü karalıyorum. Her şey çok da umurumuzda değildi. Her şey? Ne diyeceklerini kendi düşüne sakla. Burası benim topraklar.  Bak, anlaşamıyoruz işte. Hâkim Bey’e böyle söyleyeceğim evet. Hâkim Bey diyeceğim. Buyurun, diyecek Hâkim Bey. Estağfurullah diyeceğim. Uzatma diyecek sonra. Haklısınız diyeceğim. Boşanma sebebiniz ne diye soracak. Şiddetli düşsüzlük diyeceğim. Düşlerime takılıp duruyor Hâkim Bey. İzin vermiyor bir arpa boy gitmeme. Saçmalama, öyle iş mi olur diye paylayacak beni. Gereksiz yere meşgul mu etmiş oldum sizi? Hay Allah. Tamam, kovmayın. Kendi rızamla salonu terk ederim. Halbuki ne kolay değil mi? Ne kolay? Sen burada mıydın? Kolay diyordum. Şey canım. Gitmek. Saçmalama, öyle iş mi olur? Olmaz. Olur. Olmaz olsun. Düşüm de yarım kaldı. Ben diyorum. Hukuktaki bu boşluğu ben doldurabilirim. Eşlerin şiddetli düşsüzlük durumunda mahkemeye başvurup tek celsede boşanmak isteyecekleri maddesini koyacağım yürürlüğe. Başka sebep bulamadın değil mi? Bulamadım. Çünkü her şey gereğinden fazla iyi. Yapma. Haydi bir de daha iyilerine layık uydurmasını da ekleyeyim oldu olacak.

Dur, yeni bir fikrim var. Düşünsene hiç tanışmamışız. Olmadı, ilişkimizi gözden geçirelim de diyeyim. Yok, o olmaz. Foyamız ortaya çıkar. İyileşmeyi bekleyen iki hastanın birbirlerinin renklerini çaldığı gerçeğini anlatamayız onlara. Günümüz, geçmiş zamanının yükünü peşine takıyor. Tutunamadığımız sadece bugünümüz değil. Sorsan, tek kelimelik cümleler kuruyordum, bak gördün mü?

Dur, daha iyi bir fikrim var.

 “Limonlu dondurma mı yesek?”

“Bademciğin şişmesin?”

  
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...